Ergenekon ve 33 asker

    Free Kurdistan forum

    Posted by Kemal Burkay on December 12, 2008, 4:10 pm

    Türk derin devletinin kirli çamaşırları ilkin 1996 yılında Susurluk’taki kazanın ardından bir ölçüde ortaya serildi. Ama üstünün örtülmesi çok sürmedi. İkincisi Şemdinli idi; orada da derin devletin asker adamları, bir “kazayla” değil, ama halk tarafından suçüstü yakalandılar. Onun da üstü, o zamanki Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın sert tepkisinin ardından, Erdoğan hükümetinin yelkenleri suya indirmesiyle tez zamanda kapandı.

    Üçüncüsü şu “Ergenekon” olayıdır. Bu davada daha çok kirli çamaşır ortaya döküldü ve soruşturma askari kanattan –emekli de olsalar- şimdiye kadar dokunulmaz olan kimi yüzbaşılara, binbaşılara, albaylara, hatta generallere kadar uzandı. Soruşturma daha ötelere, muvazzaflara kadar uzanmamış olsa ve bu yargılamanın geleceği belirsiz de olsa bu kadarı bile elbet çok önemlidir.

    Peki bu nasıl olabildi? Daha önceki yazılarımda da zaman zaman değindim, Hükümet destek vermese, hatta Genelkurmay düzeyinde belli bir onay olmasa bu kadarı bile olmazdı.

    Hükümet sıkıştığı, komplolar bizzat kendi varlığına, AKP’ye ve liderlerine yöneldiği, yani bu kendileri açısından bir hayat memat meselesi olduğu için üzerine gitti. Ya bunu yapacak ya da bir cunta tarafından alaşağı edilmeden teslim olup, bırakıp gidecekti. Örneğin Danıştay’a saldırı Ergenekoncu “laikler”in, yani cunta tertipçilerinin işi olduğu halde İslamcılara yüklenmek istendi. Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalar da.

    Peki Genelkurmay nasıl bu işe onay verdi? Bu da bir yanıyla bizzat ordu üst kademesindekilerin aralarındaki çelişme ve çekişmelerin ürünüydü. Sonuçta bu çekişen taraflardan bazıları terfi ederken, bazıları emekli edildiler. Emekli olanlar, Eruygur ve ötekiler, iddialarından ve “vatan kurtarma” çabalarından vazgeçmediler. Bu da askeri hiyerarşinin tepesinde olanlar için can sıkıcı bir durumdu. Bu yüzdendir ki, daha önce iki çavuşun bile yargılanmasına katlanamayan, onları yargının elinden çekip alan, ilgili savcı ve yargıçları da bin pişman eden Genelkurmay, orgeneral rütbesindeki koca generallerin bile dertop edilip cezaevine konmasına onay verdi...

    Bu emekli askerlerin bir bölümü, örneğin General Veli Küçük ve adamları ise boğazlarına kadar cinayete ve uyuşturucu işine batmışlardı ve mızrak artık çuvala sığar cinsten değildi. Bu saaten sonra onları korumak ordunun prestijini de sarsardı. Böylece, bazı uzamış tırnakları feda ederek eli kurtarmayı düşündüler. Oldukça akıllıca bir tavır...

    Gerçi bu davanın dahi nasıl sonuçlanacağı hâlâ belirsiz. Şu anda yarğılananların hafif cezalarla bu işi atlatmaları, hatta tümden beraat etmeleri de mümkün. Ancak bunca deşifrasyondan sonra onlar artık etkisizleşirler. Ne hükümet, ne de ordu içinde direksiyonu elde tutanlar için tehlikeli olamazlar. Zaten Hükümetin de Genelkurmay’ın da istediği sadece budur ve bunun üzerinde uzlaştılar. Diğer bir deyişle iki kesimin de amacı hiç de şeffaf, hukuk içinde davranan bir devlet yapısı oluşturmak değil. Demokrasi hiç değil.

    Bunun içindir ki Kürt sorununda hükümetle ordunun yolları tümüyle birleşti, kimi “pürüzler” aşıldı. Hükümetin AB yönündeki sözde reformculuğu da son buldu. Militarizmin baskıları karşısında bir şemsiye arayışıyla bir gözü AB’ye çevrikken öteki gözü Suudi Arabistan’a ve İran’a dönük olan AKP de böylece bu şaşıbeşlikten kurtulup rahatladı. Şimdi çok daha kasımpaşalı bir üslupla AB’ye rest çekebiliyor... Bu yüzdendir ki dünkü liberal dostların bir bölümü şimdi düşman oldu...

    Türk devleti bu şekilde temizlenebilir mi? Orduda, poliste, siyasi partilerde, yargıda, üniversitede ve basında bir ahtapot gibi dal budak salmış Türk Gladyosu, “Süper NATO” örgütü, tümden ya da büyük ölçüde tasfiye edilebilir mi? Bu ülkede militarizm ve şovenizm geriler mi? Ne yazık ki böylesine iyimser olunacak bir durum yok.

    Buna bakarak bu davayı küçümsüyor muyuz? Elbette hayır. Tüm bunlara rağmen, “Ergenekon” denen, İttihatçı ve komplocu geleneğin, özellikle de 1950’lerden sonra oluşan Türk Kontrgeillası’nın devamı olan bu örgütün, sınırlı biçimde de olsa üstüne gidilmesi oldukça önemli. Ülkenin ilerici, demokratik güçlerine düşen, bu suç örgütü üzerindeki perdenin daha da aralanması, onun cürümlerinin daha da ortaya dökülmesi ve hesap sorulması için çaba göstermek.

    Bunun için çaba gösteren basın yayın organlarının, demokrat kalemlerin çabası saygıdeğerdir. Onlara omuz vermek, güç katmak gerekir.

    Albay Rıdvan Özden’in ölümü ile 1993 Mayısında Bingöl’de PKK tarafından kurşuna dizilen 33 askerle ilgili olay da şu günlerde üstü açılan iki önemli tartışma konusu. Bu iki olayın perde arkasının aydınlanması, Türk derin devletinin acımasızlığının ve suça batmışlığının kamuoyunda anlaşılmasına büyük hizmet edecektir.

    Albay Özden’in eşi Tomris Özden, başından beri eşinin PKK tarafından değil, derin devlet içindeki suç örgütleri tarafından vurulduğunu söyledi ve olayın aydınlanması için çaba gösterdi. Ben de kendi payıma o dönemde yazdığım yazılarda onun bu tavrını cesur ve saygıdeğer buldum. Bu olayın üstüne ısrarla çekilen perde şimdi aralanıyor ve gerçek ortaya çıkıyor. Albay Özden’in kirli savaşı benimsemediği, özellikle de yargısız infazlara, uyuşturucu ve silah kaçakçılığına karşı çıktığı için bizzat asker içindeki bu çeteler tarafından vurulduğu ortaya çıkmakta.

    Bingöl’deki 33 asker olayına gelince. Özal’ın ve Talabani’nin çabalarıyla PKK’nın tek taraflı ateş kestiği, benimle Öcalan arasında imzalanan PSK-PKK protokolünün ortamı yumuşattığı günlerdi. Türk hükümetine ortaklaşa barışçı bir çözüm paketi önermiştik. Bu gelişmelerden hem Kürt hem Türk kamuoyu, hem de Kürt sorununun siyasi ve barışçıl yöntemlerle çözülmesini, böylece Türkiye’nin barışa ve istikrara ulaşmasını isteyen Türkiye’ye dost çevreler, özellikle de Avrupa Birliği son derece memnundu. Batılı ülkelerin sekiz kadar büyükelçisi Şam’da Celal Talabani’yi ziyaret ederek bu gelişmeye destek vermiş ve “Türkiye’nin barış yönünde adım atması için tüm ağırlığımızı koyacağız” demişlerdi.

    Bu gelişmeden rahatsız olanlar da vardı ama. En başta Türkiye’deki savaşa koşullanmış ve savaş rantından yararlanan militarist çevreler. Ayrıca Türkiye ile pazarlık için PKK’yı koz olarak kullanan Suriye yönetimi ve bir Kürt-Türk savaşından yarar uman başkaları...

    Barış için seslerin yükseldiği o günlerde ordu operasyonlarına hız verdi. Özellikle Bingöl, Lice, Muş üçgeninde yeni köyler bombalandı ve boşaltıldı; hem sivil halktan, hem de silahları susturmuş olan PKK gerillalarından yüzün üzerinde kişi öldürüldü. Bu tam bir kışkırtma idi ve bunu 33 askerin silahsız, korumasız bir biçimde PKK’ya teslim edilip büyük bir ihtimalle denetimdeki birileri tarafından kurşuna dizilmesi izledi.

    Olay 24 Mayıs 1993’te meydana gelmişti. Ertesi gün Öcalan’la telefonla konuştum, “Bunu neden yaptınız?” dedim. “Benim de haberim yoktu,” dedi. Ardından ekledi: “Ama mecburen sahip çıktım!..”

    Ertesi gün yani 26 Mayıs 1993’te Avrupa Parlamentosu Politik Komisyonu’nda bir konuşma yapmak için davetliydim. Geniş salon milletvekilleri ve basın mensuplarıyla doluydu ama, Batı’da barış için doğan olumlu hava, Bingöl olayı nedeniyle bir anda balon gibi sönmüştü.

    Böylece barış karşıtları ateşkesi sabote edip savaş naralarını yükselterek kirli savaşı tırmandırmayı ne yazık ki başardılar.

    33 asker, savaş ilahları tarafından kurban seçilmişti, “vatan-millet” adına...

    Son dönemde de Gabar’da, Bezele’de (Aktütün) olduğu gibi...


    Bezele de Dağlıca gibi bir provokasyon

    Kemal Burkay

    Biraz gecikerek de olsa, şu 3 Ekimde gerçekleşen, 17 askerin ve bir o kadar da PKK’lı gerillanın ölümüne, onlarcasının da yaralanmasına yol açan Bezele (Aktütün) Karakolu olayı ile ilgili yazmak istiyorum.

    Bu olayla bir kez daha toplum sarsıldı. Kimi her zamanki alışkanlığıyla PKK’ya lanetler okuyor ve savaşı tırmandırma çağrısı yapıyor. Kimi –belki de ilk kez- neden bu askerleri koruyamadınız diye askeri sorumluları eleştiriyor. Bazı insanlar da, ”Neden bu savaşı durduracak bir çözüm üzerinde düşünmüyoruz diye soruyorlar.

    Bence de aklı başında her insan bunu sormalı: 24 yılı aşkın süredir devam eden, bunca cana, ekonomik kayba yol açan, toplumu kirleten, gelişmesini engelleyen bu savaş neden? Ona son vermek mümkün değil mi?

    Nice bıktırıcı, sıkıntı verici de olsa bazı şeyleri kısaca tekrarlayalım: Savaşın nedenleri belli: Kürt halkı baskı ve zulüm altında, ülkesi bölünmüş, dili-kültürü yasaklanmış, varlığı talan edilmekte. Yıllar yılıdır, bir sönüp bir parlayan sonu gelmez Kürt ayaklanmalarının nedeni bu. Çaresi de belli: Kürtlerin haklı taleplerini karşılamak, eşitlik temelinde yeni bir yaşam kurmak.

    Akla şu gelebilir: Kürtlerin hak istemesi için silaha sarılması zorunlu mu? Değil elbet. Bunun başka yol ve yöntemleri yok mu? Var…

    Kürtler de zaten durup dururken dağa çıkmıyorlar. Hak istemelerini yasaklarsanız, hak istedikleri zaman onları vatan haini, bölücü, yıkıcı ilan edip peşine düşerseniz, zindanlara atarsanız, işkence eder ve öldürürseniz, oraya buraya sürerseniz, onlar da çareyi silaha el atmakta bulabilirler. Şimdiye kadar hep böyle oldu.

    PKK’nın ortaya çıkış nedeni de, farklı biçimde de olsa böyledir.

    Daha ortada PKK yokken Kürdistan’da kitlesel bir Kürt hareketi vardı. 1967 yılında Kürdistan’ın birçok kentinde onbinlerin katıldığı, hak ve özgürlük istemeye yönelik Doğu Mitingleri yapıldı. Devlet ise buna komando baskınları ile cevap verdi.

    Aynı dönemde Kürtler sorunlarını yayın yoluyla ve kurdukları dernekler eliyle de duyurmaya çalıştılar. Ama devlet bunları yasakladı ve yargıladı, ağır cezalara çarptırdı. Türkiye İşçi Partisi’ni bile Kürtlerle ilgili aldığı bir karar nedeniyle kapadı.

    Buna rağmen 1970’li yıllarda Kürt legal derneklerinin ve yayınlarının sayısı arttı. Ama bunlar da ağır baskılara uğradılar. Kürt siyasi partileri ise 1960’lı, 70’li yıllarda yeraltında örgütlendiler; çünkü Kürtlere legal siyaset yasaktı; kendi adları ve kendi seçtikleri programla hâlâ da yasak…

    Buna rağmen Kürt ulusal hareketi 1960-70’li yıllarda, PKK’nın ortaya çıktığı güne kadar, barışçı biçimde gelişiyordu. Örneğin bizim partimiz (PSK), bağımsız adaylar göstererek Diyarbakır ve Ağrı gibi merkezlerde belediye başkanlığı seçimlerini kazanmıştı.

    Ama sistem işçi hareketinin, yani solun gelişmesine katlanamadığı, türlü biçimlerde bu hareketi içinden bölüp, yanlışlara ittiği, provoke ettiği gibi, Kürt hareketini de yanlışlara itti, terörize etti ve bunu PKK eliyle yaptı.

    Çünkü Türk devleti Kürt hareketini ezmek istiyordu ve içinden çatıştırmak için PKK’yi kullandı. PKK daha ortaya çıktığı gün diğer Kürt örgütlerini düşman ilan etti ve ”sömürgeci rejimden önce onları yok etmek gerekirdedi.

    Şu sözleri bizzat Abdullah Öcalan kaç kez söyledi ve yazdı: ”PKK’yı kurduk, üç yıl boyunca paramızı, silahımızı devlet verdi, korumamızı o sağladı. Bizden istedikleri diğer Kürt örgütlerine karşı savaşmaktı. Üç yıl boyunca ne dedilerse yaptık…”

    Bu sözler yeterince açık değil mi? Ama Öcalan şunu da ekliyor: “Ben MİT’in elinden sıyrılıp kaçtım, Türk devletini aldattım.” Bu son kısmı –kaçtığı mı, yoksa kaç dendiği mi- tartışılır. Ama Öcalan’ın ipinin 12 Eylül sonrası Suriye’nin eline geçtiği ve Türkiye’ye karşı silahlı eylemlerin 1984 yılında başladığı malum. Yani TC’nin kurduğu ve ilk yıllarda ajanları eliyle yönlendirdiği örgüt, daha sonra Ortadoğu düzeyindeki rakip güçlerin, Suriye, İran, Irak gibilerin eline geçti ve onlar tarafından Türkiye’ye karşı kullanıldı. Böylece Türkiye, kendi eliyle tutuşturduğu yangına eteklerini kaptırdı…

    Kaptırdı ama, PKK’nın eylemlerini fırsat sayıp Kürdistan’da kirli bir savaş yürüttü, özellikle kırsal bölgeleri boşalttı, Kürtleri milyonlar halinde sürdü, demokratik kamuoyunu sindirdi. Ayrıca bu süreç içinde toplum kirlendi, militarizm güçlenip denetlenemez bir konuma geldi

    Bunu polisiyle, savcısıyla, politikacısıyla, medyasıyla bu ülkede herkes biliyor. Ama bu gerçeği söyleyen, söyleyebilen çok az. Söyleyenlerin bazıları –Uğur Mumcu gibi- öldürüldü. Çünkü bu “devlet sırrı”…

    Sonradan olanlar da malum: Türkiye yıllar sonra Suriye’ye baskı yaparak Öcalan’ı oradan çıkarttı, sığınacak ülke bulamayan Öcalan ABD’nin desteğiyle yakalanıp Türkiye’ye getirildi ve İmralı’ya kondu.

    Bununla bir çeşit başa dönüldü. Yani Öcalan yeniden Türk devletinin -asıl olarak da derin devletin- hizmetine girdi. Silahlı mücadeleyi tümden bıraktığını açıkladı, Kürtler adına o güne kadar savunduğu, ya da savunur göründüğü tüm temel istemleri (bağımsızlık, federasyon) terk etti. İçi boş bir “demokratik cumhuriyeti” savunur oldu. PKK’nın adını ve programını da terk etti. PKK da bir mürit sadakatıyla onu izledi. PKK’nın askeri güçleri, Türk Genelkurmayı’nın istemine uygun olarak -500 kişi dışında- Güney Kürdistan’a geçirildiler.

    Öcalan ve öteki PKK şefleri, eğer bir genel af çıkarılırsa silahları tümden terk etmeye hazır olduklarını da söylediler. Ama Türk devleti buna yanaşmadı. O PKK’yı tümden silahsızlandırmaktansa, onu içerde ve dışarda Kürt hareketine karşı, özellikle de Güney Kürdistan’a karşı kullanmayı tasarlıyordu. Ne var ki bu sonuncu hedefe ulaşamadı. Apo’nun her dediğini yapan örgütü, Güneyli Kürtlerle savaşa girişmedi.

    Bu denge durumu 2004 yılına kadar devam etti. Bu dörnemde Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin ciddiye binmesi, adaylığın kabulü ve başlayan reformlar, ırkçı ve militarist güçleri tedirgin etti. İmtiyazlarını yitirmemek için yeniden harekete geçtiler ve bu işte yeniden PKK’ya gereksinim duydular. İmralı’daki Öcalan eliyle ona adını geri verdiler ve yeniden iki yönlü bir savaş edebiyatı başladı. O günden beri olup biten çatışmalar işte bu kurt oyununun ürünüdür.

    Ben olan biteni ”Oyunu Gerçek Sanmak” ve ”Derin Devlet Tiyatrosunda Kürtler ve Türkler” adlı, şu anda arşivde var olan yazılarımda ve daha birçok yazımda yazdım. Aslında bu, savaşan taraflar farklı görünse de kurmay merkezi aynı olan bir savaştır: Türk Genelkurmayı. Şu anda kuyruğu sıkışmış görünen Ergenekon’da bu merkezden yönetilmektedir ve asıl adı ”Özel Harp Dairesi”dir. Şemdinli’de patlayan bombalar da, Ulus’ta patlayanlar da onun eseriydi. Abdi İpekçyi’yi öldüren de oydu, Uğur Mumcu’yu öldüren de. Danıştay’ı basan da oydu. Dağlıca baskınını düzenleten de.

    Dağlıca’yı Güney Kürdistan’a saldırmak için yaptılar. Şimdi de aynı amaçla Bezele (Aktütün) saldırısını düzenlediler. Ama diğer amaç yeniden olağanüstü hale dönmek, demokratik hakları budamak, AB ile ilişkileri sabote etmek...

    Asıl ve temel amaçları ise bu ülkede militarizmin ve Kemalizmin egemenliğini sürdürmektir.

    Yoksul halk çocukları bu işe kurban ediliyor.

    Son olarak Diyarbakır’daki polis aracına saldırıyı da, taşeron kim olursa olsun, aynı merkezin yaptırdığından, onun da bir Ergenekon eylemi olduğundan benim kuşkum yok. Aynen Gafar Okan suikasti gibi… Türk militarizmi böylesine acımasız.

    Militarizm kuyruğuna basılmış canavar gibi, savaşı bilerek sürdürüyor, barış istemiyor.

    Türk siyasetçileri ise ya bu duruma boyun eğecek kadar sünepe ve korkak, ya da bu politikaları gönüllü savunacak kadar militarist ve faşistler.

    Bu kirli savaşın, iki yanda verilen bunca canın, ülke kaynaklarının heder olmasının, sorumlusu onlar. Aynı zamanda yıllar yılıdır bu kanlı oyuna, militarizme destek veren Türk medyası.

    Benim bu bildiklerimi ve ısrarla söylediklerimi de, kuşku olmasın, bu ülkede siyasetçiler, medya mensupları dahil, çoğu kimse bilmektedir. Bilirler ama söylemezler. Çünkü bu da bir ”devlet sırrı”dır. Kimi bu politikayı desteklediği için söylemez, kimi korktuğu için. Bilmeyen bir halktır; çocukları cephede ölen yoksul Kürtler ve Türkler…

     

 
Me di vê belavokê de çareserîya pirsa kurd û Kurdîstanê danîye ber çavan. Em bang û gazî li kes, sazî, rêxistin, rewşenbîr, tezgeh û tendensên sîyasî, demokrat û humanîst dikin ko piştgirîya banga me bikin.   Berdewam>>>