Pale Forumu

Kirkuk 

Muzik

 Linkler

 Duyurular

 Arsiv

 Resimler 

    Ermeni Sorunu

Sait Çetinoğlu

                                                                    Hrant Dink’in anısına

Ermeni sorununun uluslararası diplomasinin konusu (!) olmadan önce genel olarak dikkate alınmayacak bir iç sorun olarak algılanmaktaydı. Millet çerçevesinde ki düzenlemeler de insani düzlemde bir hak olarak değil, İmparatorluğun Gayrimüslim tebaasının İslami Yasalara layık görülmemesinden kaynaklanmıştır. Zimmi statüsündeki Gayrimüslimler İslami kanunlara layık değildirler.

Osmanlıda Ermenilerin  yaşamı
Ermenilerin Osmanlı topraklarında ki yaşamlarına dair resmi söylem pembe bir tablo çizmektedir: “1071’de Türk hakimiyetine giren Ermenileri, Bizans’ın zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden Selçuklu Türkleri olmuştur. (...)  Ermeniler 19 uncu yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı idaresinde, Türk insanının hoşgörüsünden de yararlanarak, adeta altın çağlarını da yaşamışlardır. Askerlikten muaf tutulan ve kısmen vergi muafiyeti tanınan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli görevlere yükselme fırsatını elde etmişlerdir. (...) Bu nedenle 19 uncu yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlıların bir Ermeni sorunu olmadığı gibi, Ermeni tebaa’nın da Türk yöneticileriyle halledemedikleri bir mesele mevcut değildir… Türklerin hoşgörüsüne rağmen, yabancı devletlerle ittifak etmek suretiyle Türklerle mücadeleye başlayan Ermeniler, Batının desteğini alabilmek için kendilerini ezilen bir toplum olarak göstermeye ve Anadolu üzerindeki egemenlik haklarını Türklerin gasp ettiğini dile getirmeye başlamışlardır. Bu faaliyetlerini basın aracılığıyla duyurarak kamuoyu yaratmaya çalışmışlardır. Bu asılsız propagandalarını iddialarının kanıtları olarak bugün de kullanmaktadırlar.1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları Ermenilerin daha fazla Batı’ya yönelmesine sebep olmuş, karşılıklı beklentiler artmıştır. Ermeniler, Misyonerler vasıtasıyla yönlendirilmeye ve yabancı devletlerin nüfuzu için kullanılmaya başlanmışlardır. Buna karşılık Ermeniler de Batı’yı amaçlarını gerçekleştirmek için bir araç olarak görmüşlerdir”
Yine resmi söyleme devam edelim: “Kurulduğu günden itibaren, İslam Devletinin, kendi tebaaları olan Gayrimüslimlere karşı daima müsbet tavırları olmuş; Devlete karşı sadakatlerini sürdürdükleri müddetçe, onların dini yaşantılarına hiç bir şekilde müdahale edilmemiş[tir].”
Her ne kadar resmi söylem Ermenilerin İslam topraklarında çok iyi koşullarda yaşadığını iddia ediyorsa da, bu söylem en başta resmi belgeler tarafından  yalanlanmaktadır: Osmanlı Devrinde Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Bey’e Ait Kanunlar’daki, Defter-i Yasaha-i Ergani’de:
“1. Tafsîl-i kanunname-i nahiye-i Ergani ber muceb-i kanun-ı Hasan Padişah…
18. Ve şehr-i Ergani cemaatınun Müslümanlarından ziraati olanından hums üzre alınır imiş. Ve bağlarından dahi dört bin karaca akça maktu virürler imiş ki bin üçyüz otuz akça-i Osmanî olur. Ve birer yük odun dahi alınır imiş. Bunları dahi alınmasınun mevsimi bağ akçası üzüm vaktinde ve odun son güz ayında ki kış evvelidir.
19. Ve şehir Erâminesi’nden (Ermeni’nin çoğulu) dahi bağ haracı diyü on iki bin karaca akça maktu alurlar imiş. Amma ol vakit mamuriyeti artuk imiş şimdiki halde andan dahi eksük olmağın dokuz bin karaca akça kaydoldı ki üç bin Osman akçası olur.”Üçyüz otuz Akçaya karşılık Üçbin!
Gerçekte Gayrimüslimlerin, dolayısıyla Ermenilerin yaşadığı ise ayırımcılıktır: “Hiç toprağı olmayanlardan bennak denilen bir haraç alınırdı. Eğer çift resmi ödemekle yükümlü çiftçi ailesi Gayrimüslim ise, haracın adı ispençe olurdu. Fakat gayrimüslimler, sipahiye ödedikleri ispençeden ayrı bir de merkeze cizye denilen bir başka haraç daha verirler, buna mukabil askerî yükümlülükten muaf tutulurlardı.”
Bu ayırımcılığa ilişkin açıklamasında Dadrian’ın şunları ekler: “Osmanlı Ermenilerinin yazgısına damgasını vuran faktör o imparatorluğun şiddetli teokratik yapısıydı. İmparatorluğun çok ırklı ve çok dinli karakteri, egemen Osmanlı-Türk unsurunu İmparatorluğu yönetmek için İslam Şeriatının inanç ve doğmalarına güvenmeye itti. Osmanlı sosyo-politik sistemi 'milleti hakime' ve milleti mahküme biçiminde iki tezat varlıkla ikiye bölünmüştü. Bu ikiliğin altında yatan ilke, müminlerin, yani Müslümanların üstünlüğünü ilan eden ve buna göre alt statüyü kafir ve dolayısıyla aşağı Gayrimüslimler olarak niteleyen bir dindi. Bu İslamî dogmanın bir doktrin olarak kurumsallaştırılması, Gayrimüslimlere karşı önyargı, ayrım ve dışlama pratiğinde buldu ifadesini.”
Gayrimüslimler, Müslümanlarla nasıl aynı haklara ve aynı statüye sahip olabilirdi. “[Müslümanlarca] Sağ el temiz, sol el pis işlerin görülmesinde kullanılır. Eğer Müslüman ile tokalaşmak isterse, ona sağ elini, gayri Müslime ise sol elini uzatır.” Ermeniler, merhabası bile farklı böyle bir toplumda yaşamaktadırlar. Ki bu toplumun millet-i hakimesi, Gayrimüslim azınlıklara verilen ‘hak’ları yadırgamışlar ve direnç göstermişlerdir. Bu ‘hak’lar Müslümanlarca sorunun kaynağı olarak gösterilmektedir.

Fermanlar
Mutlak Sultanın bahşettiği “1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayunu’na göre Osmanlı İmparatorluğunun bütün uyrukları, din ya da milliyet olarak eşit olarak ilan edilmişlerdi. (...) İdam cezalarında kimsenin yargılanmadan idam edilemeyeceği öngörülmüştür. (...) Fermanın sonunda; Dost devletlerin de bu yöntemin sonsuza dek uygulanmasına tanık olmaları için, İstanbul’daki tüm büyükelçilere resmen bildirileceği’nden söz edilmesi, Ferman’ın Avrupalı devletlerin zorlamasının da etkisiyle gündeme getirildiğini, kendi halk ve azınlıklarını değil; Avrupa devletlerini tatmin için ilan edildiğinin bir argümanıdır.  1856 Islahat Fermanı ise Gayrimüslim azınlıklar lehine düzenlemeleri içermesine karşın, de facto olarak çoğu yerde bu Ferman’ın hükümleri yaşama geçmiyordu. Islahat Fermanı Gayrimüslim azınlıklara vergi eşitliği getiriyor, cizye vergisini kaldırıyor, ayrıca devlet dairelerine girişte Müslüman olma şartını kaldırıyor ve Gayrimüslimlere askerlik yapma şartını” getirmesine karşın, askerlik donanmadaki angarya hizmetleri dışında uygulanmıyordu.
″1892'de özel mekanlarda ayin yasağı; özel okullardan mezun olan çoğunluğu Ermeni değişik dinlerden etnik azınlık mensuplarına kamu hizmetlerinde görev yasağı, halife Ömer'in kelamıyla uyuşmayan tüm kitapların sansür edilmesi, hangi dilde olursa olsun İncil'den alınmış bölümlerin yayımının yasaklanması gibi uygulanmalar” getirilerek verilen “hak”lar geri alınıyordu.
1839 ve 1856 reformlarıyla azınlıklara da birtakım ‘hak’lar verilmesi çerçevesinde, Ermenilere de 1862 yılında bir Ermeni Meclisi düşer ve hiçbir etkinliği de olmaz.
Zaten bu fermanlarla bahşedilenler de insani ya da hukuki gerekçelere dair değildir, temel amaç İmparatorluğu bir arada tutabilme çabalarının bir parçasıdır. Ancak resmi söylem ve resmi tarihçiler Ermeni Sorunun bu fermanlardan kaynaklandığını iddia etmekte ısrarlıdırlar: ″İzafi de olsa, bizim kanaatımıza göre bunun [Ermeni Sorunu] biricik ve tek sebebi, Tanzimat ve ardından da Islahat fermanlarıyla azınlıkların müslümanlar gibi aynı statüye getirilmiş olmalarıdır. Nitekim tarihimizdeki binlerce ferman içerisinde en meşhur olan bu iki fermanın ilanından sonradır ki azınlıklar, kendilerine hukuken verilmiş olandan daha fazla haklar istemişler, anarşik hareketlere girişmişlerdir.″ Tarihçinin söylemi Genelkurmayla örtüşmektedir.
Ziya Paşa Zafername adlı hicviyesinde:
Rumdan,Ermeniden yaptı müşir-i bala

Eyledi resm-i musavvatı hukuku ikmal
Dizeleri Müslümanların eşitlik ten ne kadar rahatsız olduğunun, eşitliğin kabul edilmediğinin ifadesidir.
Ermeni Sorununun uluslar arası diplomasinin konusu (!) olduğu Londra Konferansından sonra “1877 yılını takip eden on yıl, Anadolu’nun İslamlaştırılmasını ve/veya Türkleştirilmesini amaçlayan politikaların başlangıç dönemi olarak görünmektedir. Gerçekten, Osmanlı arşivlerinde yapılan yeni çalışmalar, Osmanlı idaresinin  -mesela Bosna-Hersek’ten gelen-  Müslüman göçünü etkin bir şekilde teşvik ederken, aynı zamanda yeni çevrelerinde mutsuz olan göçmenlerin, asıl memleketlerine dönmeleri konusunda cesaretlerini kırdığını göstermektedir.″ Görüldüğü gibi Londra  Konferansı aynı zamanda Anadolu’da etnik temizliğin miladı olarak da alınabilir.

Ermeni sorununun uluslararasılaşması(!)
Aslında Sorunun uluslararası planda ele alınması(!) Osmanlı yöneticilerinin işine gelmiş bu ele alış(!) Ermenilere ve diğer azınlıklara  baskı aracı olarak kullanılmıştır. Sorunun Uluslararası arenada gündeme gelişi(!) bir anlamda kırımların gerekçesini oluşturmuştur. Sözün kısası Ermeni Sorunu’nun aslında uluslararası boyutu hiçbir zaman olmamıştır. Emperyalist çıkarlar ve reel-politik her zaman insan haklarının önüne geçmiştir. Büyük bir gürültü ile topladıkları Malta Sürgünleriyle ilgili bir İngiliz’e bütün Türkler bedeldir denerek, hiçbir işlem yapılmaması ve ardından Perincek’in,  “1. Dünya Savaşı ile başlayan Kurtuluş Savaşı’nda, 1914’ten 1922’ye kadar vatan savunuldu ve emperyalizm yenildi… Burada imzalanan Lozan antlaşması ile bağımsızlığımızı ve haklılığımızı bütün dünyaya onaylattık” dediği gibi Lozan’da Soykırımın tescili, bunun açık kanıtları olarak önümüzde durmaktadır. Lozan sonunda ilan edilen genel af da bütün kırım suçlularına af(!) getirmiştir.
Sorunun Uluslararası(!) planda nasıl ele alındığına ve neticeye bakarsak Ermenilere uluslararası herhangi bir desteğin gelmediğini ve soykırıma varıncaya kadar seyirci kalındığı gerçeği önümüzde durmaktadır:
Karlofça Antllaşması’nın 13. maddesi de azınlıklarla  ilgili hüküm içeriyordu.
1774 tarihinde Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın 7. maddesi ile Babıali Hıristiyan dinine ve bu dinin kiliselerine sürekli bir koruma vaat eder denilmişti. 1878 Berlin Antlaşması ile de Osmanlı İmparatorluğu dini inançların himayesini garanti ediyordu...” Bu anlaşmalarda verilen taahhütlerin ne anlama geldiğini resmi tarihçiler: “Osmanlı Devleti, Paris Andlaşması (1856) ile Balkan Hırıstiyanlarının imtiyazlarını genişlettiği gibi hem müttefiklerine ve hem de harbi mağlup olarak bitiren Rusya’ya gayrimüslim tebaa için gerekli ıslahatı yapacağı taahüdünde bulundu.” Sözleriyle açıkladığı gibi yine resmi tarihçiler tarafından: “Doksanüç harbinden sonra yapılan Ayestefanos ve Berlin Antlaşmalarında Ermenilere bazı siyasi haklar veriliyorsa da Abdülhamit Devleti’nin güvenliği açısından bu maddeleri çalıştırmamış ve onun bu tutumu üzerine, Ermeniler, Batı’nın teşvik ve yardımlarıyla isyanları çoğaltmışlardır.″ sözleriyle bu anlaşmaların anlamını ve kaderini de   açıklamaktadırlar.
Neticede Ermeni Sorunu uluslararası planda ele alınmamış sadece geçiştirilmiştir. Ermenilere verildiği söylenen uluslararası destek(!) bir hiçtir. Ermeni sorunu’nun uluslar arasılaşmasını(!) bir Ermeni temsilcisi Berlin Antlaşmasını sonrası Beyrut’a döndüğünde şöyle ifade eder: “Berlin’de özgürlüğü gördüm. Ama bir kâğıt parçası, yiyemedik. Evlatlarım, [yani Ermeniler] hiç yabancı umuda bel bağlamayın.”O devletler, “Ermenilere ve Ermeni sorununa yaklaşımlarında her zaman çıkarlarını önde tuttular. Gerek duyduklarında arka çıkıp sesini yükselttiler, değilse başlarını kuma gömüp laf olsun diye bir şey söylediler.”Emperyal çıkarlar her şeyin önüne geçti.
İttihatçılar, uluslar arası güçlerin etkilerinin olmadığını ve eylemlerinin kuru gürültünün ötesine geçmediğinin farkında olduklarından uygun fırsatı değerlendirmekte gecikmediler. “Uluslararası anlaşmaların amaçladıkları gibi, Ermenilere politik ve ekonomik rahatlık getirmemeleri ve/yada bu yönde bir irade ortaya koyamamaları üzerine, İttihadçı Jön Türk liderler Türk-Ermeni çatışmasını şiddet yoluyla çözüme bağlamayı seçtiler.”
Büyük güçlerin “Osmanlı yetkililerinin zoraki rızası ve işbirliğiyle,Osmanlı Ermenileri’nin durumunu iyileştirmek için hazırlanmış olan reform projelerinin birçok özelliği, sonradan Osmanlılar tarafından devletin egemenliğine milli çıkarlara ya da şeriata aykırı görülerek,sonuçta yırtılıp atılmıştır.”İmzaladıkları anlaşmalar sadece zaman kazanmaya yöneliktir, son olarak imzaladıkları 8 Şubat 1914 tarihli reform anlaşmasını sulandırdıklarında güçlerin ses çıkarmayacaklarını bilmektedirler. Reformların uygulayıcısı Hoff’un yardımcılıklarına Babası 1896 katliamlarında önemli rol oynayan, kendisi de 1915 kırımında rol oynayacak Diyarbakır mebusu Feyzi (Pirinççioğlu) ve Talatın kayınbiraderi 1915 kırımlarının aktörü Mustafa Abdülhalik (Renda) nın atanması İttihad’ın reformlardaki ciddiyetinin(!) ve niyetinin örneğidir.

Pan-Türkizm ve Ermeni Soykırımı
Jön Türklerin Ermenilere bakışı aslında Abdülhamit’ten farklı değildir. İttihat ve Terakki ideologları ve yöneticileri Türkçüdürler, Türkçülüklerini de hiçbir zaman saklamamışlar, Diğer Türkçüleri bir yana bırakalım, liberal olarak tanımlanan Ahmet Rıza Bey olsun, Mizancı Murat Bey olsun İslamcılığı, Osmanlıcılığı ve Türkçülüğü aynı kategoride gördüklerini ifade etmekten çekinmezler. İttihadın genlerinde Türkçülük vardır. 1911 Selanik İTC Kongresinde açıktan Türkçülüğü tatbik sahasına koymaktan çekinmezler: “İttihat ve Terakki’nin ulusal politikası açısından 29 Eylül-9 Kasım199’de Selanik’te toplanan IV. Kongre özel bir önem taşır. Kongrede Türkçülük doktrini de facto kabul edilmiş, bu akımın temsilcilerinden üç kişi de Heyet-i Merkeziye’ye seçilmişti.Partinin tüm ideoloji oluşturma çalışmaları ziya gökalp’e teslim edilmişti”
1908 darbesini Selanik’ten gerçekleştiren İTC’nin Anadolu’da örgütlenmesi yoktur, Anadolu’daki zaafını Ermenilerle kapatmak isteyerek, 1907 tarihinde İTC’nin  Ermeni Devrimci Federasyonu’yla (Taşnaksutyun) işbirliğine girer ve geçici hürriyet baharında bu işbirliğini sürdürmesi İttihatçıların Anadolu’da örgütlenebilmesine yöneliktir. Bu sayede İttihatçılar Anadolu’ya Taşnak’lar kanalıyla gazetelerini ulaştırabilmiş ve Anadolu’da örgütlenmişlerdir.
Ne zamanki İttihatçılar taşrada ittifaklarını buldular ve taşra eşrafıyla buluştular, artık Ermenilere ihtiyaçları kalmayacak ve yok etme gerekçelerini tasarlayacaklardır: ″Talat Paşa anılarında, Hınçak ve Taşnak örgütlerinin faaliyetlerine ilişkin önemli belgeler sunduktan sonra şöyle der: Ermenilerin bu isteklerini haklı gösterecek tarihi hiç bir hakları yoktur. Osmanlılar Doğu illerini Ermenilerden almadılar. Ermeniler ise Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan bugüne kadar hudutlarımızın temini ve istiklali hususunda hiçbir gayret veya hizmet sarf etmediler ... Vatan'ın bütün yararlı şeylerini paylaşan bu halk, onun kaderlerine ve yüklerine asla katılmıyordu. Ülkenin mutluluğundan da ıstıraplarından da çıkar sağlıyorlardı; Vatan için hiçbir savaşa katılmadılar ve bu uğurda bir damla kan dökmediler.''Suçlanan yine Ermenilerdir.
Abdülhamit’in İmparatorluğu ayakta tutabilmek için geliştirdiği ve dayandığı ümmet kompozisyonu içinde görülmeyen Ermenilere, Gerek istibdat’a karşı mücadelelerini gerekse  Abdülhamit’in dışlayıcı politikası gereği başlayan kırımlara karşı Ermenilerin örgütlenişini ve direnişini, iktidara gelmek için  iyi kullanan İttihat ve Terakki, iktidarını sağlamlaştırdığında Abdülhamit’in politikalarına açıktan yönelerek, Ermenileri ortadan kaldıracaktır. İhtiyaç kalmayan unsurun gereği de yoktur. “İttihad ve Terakki’nin en son fikri, Türk olamayan unsurların Türk halkı içinde asimile edilmesiydi. Balkan Savaşının patlak vermesi İttihat ve Terakki Cemiyetinin politikasına uygun düştü”
Balkan Savaşları bir yandan Osmanlı imparatorluğunun dağılmasının işaretini verirken, öte yandan Türk milliyetçiliğinin açıktan ifade edilmesine ve uygulanmasına  yol açar. 1911 Trablusgarp Savaşı'nın Osmanlı'nın Afrika'daki tasfiyesini ifade ettiği gibi, Balkan Savaşı da Avrupa'daki tasfiyesini ifade etmektedir ve İttihatçılara göre sıra Asya'daki topraklara gelmiştir. Bu algılama Ermeni sorununu yeniden harekete geçirir. Ancak Balkanlardaki yenilginin ve Anadolu'ya akan göçmenlerin son derece önemli etkileri olmuştur. Osmanlı yönetimi, yani bu bağlamda özellikle İttihat ve Terakki, Osmanlılık politikasının, bir başka deyişle çok uluslu bir imparatorluğu ayakta tutma politikasının güdülemeyeceğini, Osmanlı'dan kopan ya da kopma eğiliminde olan diğer halklar gibi milli bir politika güdülmesi gerektiğini, güdülmezse top yekûn yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelindiğini düşünmektedir. Bundan böyle Osmanlı devlet yönetimi bir Türk milli politikasının hizmetinde olacaktır ve bu politika, bu tarihten sonra Türk milletinin vatanı olarak algılanacak olan Anadolu üzerine yoğunlaşacaktır.
Öte yandan, 1912'nin son aylarından başlayarak Osmanlı-Ermeni kuruluşları Doğudaki altı vilayette özerklik istemektedirler. Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülmesi sürecinde, bu özerkliğin bağımsızlığa giden yolun ilk kademesi olacağı herkesin malumudur. Rusya'nın baskısı ve dönemin altı büyük Avrupa devletinin katılımıyla özerklik projesi hazırlanıp Mart 1914'te Osmanlı hükümetine kabul ettirilir. Bu projeye göre altı vilayet birleştirilecek, Ermenilerin çoğunlukta olacağı bir vilayet meclisi kurulacak ve valinin yanında yabancı müfettişler bulunacaktır. Norveçli Müfettiş Hoff ve yardımcısı Hollandalı Stenenk, Ağustos 1914'ün başında Erzurum'a gelmişlerdi. Bu durumda, Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve Osmanlı devletinin savaşa katılması bu projeden kurtulmanın çaresi olarak görülmüştür.
“1912/13 Balkan yenilgisi sonucu, Avrupa'daki Toprakların tümü kaybedildi. Bağımsızlık, özgürlük ta­lep eden halklar "nankörler" olarak algılandı. Balkanlardan ve Kafkasya'dan kaçan Müslüman halkar, Hırististiyanlığa karşı öfkelerini  de beraberlerinde getirdiler. Aynı dönemde, Turan fikri, Asya'daki Türki halklarla birleşme, büyük bir Türk-İslam İmparatorluğu kurma hayali ve ideolojisi de bu dönemde gelişti. Batıdaki Rumlar, doğudaki Ermeniler, bu idealin önündeki en büyük engeller olarak görüldü”

1915’te ne oldu
M. Kemal 1915’te ne oldu sorusuna cevap olarak, bir mülakatında, milyonlarca Hıristiyan vatandaşın acımasızca tehcir ve kıyıma uğratıldığı cevabını verir : “Yuvalarından kitle halinde acımasızca tehcir edilen ve kıyıma uğratılan milyonlarca Hıristiyan teb'amızın hayatlarının hesabı kendilerinden sorulmak gereken Genç Türkiye Partisin[den]” Söz eder. İttihatçıların 1915 teki marifetlerine dair bu sözler, M. Kemalin  İsviçre'li sanatçı ve gazeteci Emile Hilderbrand'a 1926 yılında verdiği mülakatta geçmektedir.
“21 Şubat 1921’de, Public Ledger-Philadelphia muhabirinin sorularına verdiği yazılı demecinde, Mustafa Kemal’in sözleri yorum yapılmayacak kadar açıktır:
İngiltere’nin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkârı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.
Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı
."
Kurucu iki ayrı tarihte konuyu zıt kelimelerle formüle etmiştir. Ancak biz Soykırım faillerine karşı eylem ve işlemleri, 1921 tarihli açıklamasını doğrulamaktadır. Murat Bardakçı, 4 Şubat 2007 tarihli Sabah Gazetesindeki “Atatürk, Ermeniler’in El Konulan Mallarını Ermeni Terörünün Yetim Bıraktığı Çocuklara Dağıtmıştı” başlıklı yazısında bu konuda belgeler ve kanıtlar sunmaktadır.

İTC iktidara geldiği andan itibaren sürekli -savaş olsun yada olmasın- toprak kaybetmektedir, son  Balkan Savaşı’nda Avrupa Kıtası’ndan neredeyse sürülmüştür, İttihatçılar o zaman Anadolu’yu keşfederler: “Bu savaşta Batıda kaybettikleri toprakları Doğuda kazanmayı, tüm Türkleri Panturanizm (ırkçı Türkçülük) bayrağı altında toplayarak, yitirdikleri gücü ve ihtişâmı restore etmeyi umuyorlardı... Aslında panturanist İttihatçı proje, gerçekleşme şansı olmayan bir proje idi. Zira böylesi bir hedefe angaje olmak demek, emperyalist olmadan emperyalist hedefler peşinde koşmak demektir... Panturanizm projesiyle, Kafkaslar’dan İran Azerbaycanı’na, oradan Orta Asya’ya kadar tüm Türkleri ve Türkî toprakları içine alan büyük bir Türk İmparatorluğu düşleniyordu... Eğer, yegane çıkış yolu olarak, ırk temeline dayalı milliyetçilik söz konusu ise, öncelikle böyle bir projenin önünde duran engellerin bertaraf edilmesi gerekirdi... Jön Türklerin Türk ırkına dayalı bir ulus oluşturma projesi, imparatorluk dahilindeki etnik unsurları üç gruba ayırıyordu: Türkler (‘kendileri pek farkında olmasalar’ da, etnik köken olarak Türk sayılanlar), Türkleştirilebilir olanlar: (Çerkezler-Lazlar vb.), hem etnik köken itibariyle Türk olmayan, hem de Müslüman olmayan unsurlar: Ermeniler, Anadolu Rumları, Asurîler-Keldaniler... İşte Ermeni Tehciri olarak sunulup-bilineni, bu bütünlük içinde kavramak gerekir. Dolayısıyla asıl amaç, Anadolu’yu ırkçı-milliyetçilik projesi için sorun yaratan (veya yaratma potansiyeli olan) unsurlardan temizlemekti. Bu amacın gerçekleşmesi, Ermeni Tehciri denileni (aslında Ermeni Katliamını) gündeme getirmişti...″
Ermeniler ayrıca imparatorluğun en zengin topluluklarından olması da iştahı kabartan ayrı bir etkendir. Ermenilere 1894-96 ve 1919 Adana katliamlarıyla bir miktar Ermeni zenginliğine el konulsa da Ermeniler hala ekonomik olarak güçlüdürler. İmparatorluğun Türkleştirilmesi yanında sermayenin de “Türk”leştirilmesi gerekmektedir. M. Kemal Adana’daki bir konuşmasında: "Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu feyizli ülkede hiç bir hakkı yoktur. Memleket sizindir"demektedir.
1912 İTC kongresinde karalaştırılan Etnik temizlik planı uygulamaya başlayalı çok olmuş, temizlik çok önceden başlamıştır: “1913 Bab-ı Ali Baskını ile iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti ülkenin kaderinde büyük iz bırakacak bir örgütlenmeydi. Bilinen üç liderine ek olarak diğer yetkili kadroların büyük bir kesimi de yaşları 30-35 arasında olan Balkan kökenlilerdi. Kayıp topraklardan gelmiş ve Anadolu'ya nazaran İmparatorluğun daha Batılı ve laik ortamını solumuş, başta Bulgar komitacılarına karşı olmak üzere gerilla savaşlarının içinde ötekileştirilmiş ve bir araya ge(tiri)lmiş bu cemiyetin merkezi, 1912 yılında Selanik'ten İstanbul'a taşınır. Tarih, Selanik'in Yunan Krallığı tarafından ele geçirilmesi tarihidir. Bu taşınma, sadece Selanik merkez komitesinin değil; siyasi ve askeri tüm kadronun (fedailer, teşkilatı mahsusa vs) ve sayıları 250 bin olacak bir göçmen kitlesinin taşınmasıdır. Üstelik, bu taşınma içinde yer alan devletin bölgedeki çoğunluğu İttihatçı olan askeri ve idari ekibi de Anadolu'ya taşınmış olur. Ama her şeyden önemlisi, Balkanlardan Anadolu'ya taşıdıkları, korku ve intikam duyguları olur. Rum ve Hıristiyan karşıtı duyguların hakim olduğu bu kayıp toprakların göçmen çocukları, Anadolu'daki göreceli olarak zayıf benzeri anti-Hıristiyan duygulara da dayanarak, I. Dünya Savaşı da dahil olmak üzere ülkeyi idare etme becerisi gösterirler. Bu beş yıl içinde ciddi bir muhalefetle de karşılaşmazlar. Adını Balkanların Anadolu'ya taşınması olarak koyacağımız bu İttihatçı projenin, en büyük hedefi, Anadolu'nun ikinci bir Makedonya olmasına müsaade etmemek olacaktı. Özcesi, politikanın ağırlık noktası genel anlamda bir nüfus ve özellikle bu nüfusun taşınmasıydı. Batı'da üretilen kavram biçimiyle sosyal mühendislik, yani bir nüfusun politik bir amaçla sevk ve iskanı politikası. Bilindiği gibi, Anadolu, Balkanlar ve özellikle Makedonya gibi, Türk olmayan ve gayrimüslim kimliklerin, çeşitli bölgelerde yoğunlaştığı bir coğrafya idi: Rumlar Anadolu'nun batısında (Trakya ve Ege bölgeleri) ve doğu Karadeniz'de, Ermeniler altı doğu eyaletinde (bugünkü illerden büyük idari sınırlara denk düştüğünden), Kürtler Erzurum'un güneyi ve Sivas'ın doğusunda, Araplar ise neredeyse Antep'ten itibaren tüm güneyde. Bu durum İttihatçı "demografik" operasyonun şekillenmesinde mevcut veri tabanını oluşturacaktı. Bugünden bakıldığında iki aşama söz konusuydu: Hıristiyanların "çıkarılması" ve Müslüman gayri-Türklerin karıştırılması. Yani bir grup territoire politikasıyla, diğeri de bir population politikasıyla karşı karşıya bırakılacaktı. Osmanlı'nın gelenekselleşmiş iskan politikasına ek, Makedonya'da 1908'den itibaren denenmiş, öncülüğünü Dr. Nazım'ın yaptığı, ama pek başarılı olamamış İttihatçı iskan tecrübelerinin üzerinde, Balkan kaybının getirdiği korku ve intikam duygularının hakimiyetiyle ittihatçı Anadolu'yu Türkleştirme politikasına Bulgarlarla başlanır.”
Dönemin İttihat Terakki Genel Sekreteri Mithat Şükrü Bleda, 1915’te olanlarla ilgili katliamın faillerinden Dr. Reşit Beyle konu ile ilgili konuşmalarında geçen bir anekdotu aktarır: “Doktor Re­şit Bey Merkezi Umumi'ye gelmiş ve benimle görüşmek istediğini bildirmişti. Derhal kendisini kabul ettim. Karşımdaki kol­tuğa oturduğu zaman her ikimizin de sinirli olduğu göze batı­yordu. Kendisine ciddi bir lisanla sordum:
Siz, dedim, hekimsiniz... ve bu sıfatla can kurtarmakla vazifelisiniz. Nasıl oldu da bunca insanın yakalanıp Ölümün ku­cağına atılmasına göz yumdunuz?Doktor Reşit Bey yüzüme baktı ve uzunca bir sükûttan son­ra, en az benim kadar sert bir lisanla, cevap verdi:
Hekim olmak bana milliyetimi unutturamazdı. Reşit, el­bette bir doktordur ve doktorluğun gerektirdiği çerçeve içinde davranışlarını  ayarlamak zorunda  idi.  Ne  var ki Doktor Reşit her şeyden önce dünyaya bir Türk olarak gelmişti. Milliyetim her şeyden önce gelir.”
Dr. Reşit Diyarbakır valiliğiden önce,Dahiliye Nazırı Talat tarafından Doğuda reformları gerçekleştirecek müfettiş Hoff’un katibi umumiliğine 23 temmuz 1914 tarihinde tayin edilerek Karesi valiliğinden ayrılmıştır. Bu görev Van,Bitlis,Diyarbakır,Mamuretülaziz vileyetleri umumi müfettişliği katib-i umumiliği görevidir. Bu atama reformların gerçekleştirilmesinde İttihadın samimiyetini göstermesi bakımımdan ilginç bir tasarruftur.
Enver Paşa’nın ırkçı hayalleri üzerine kurulan Kafkasya seferi 1914’ün son günlerinde korkunç bir başarısızlıkla sonuçlanır. Sarıkamış’ta hemen hemen bütün ordu, yani büyük bir bölümü Kürt olan 90'000 asker kış fırtınalarında yok olur. Rus ordusu Doğu Anadolu'ya girmeye başlar. İttihatçı diktatörler o zaman kendilerine kolay bir hedef olarak zayıf bir azınlığı seçerler: tüm Ermenileri vatan hainliğiyle suçlayıp ortadan kaldırmaya karar verilir. “Yani belirlenen bu savaş çerçevesinde Ermeni jenosidi meydana geldi. Elbette ki Ermenilerin daha önce yasadıkları acı olaylar nedeniyle o dönemde var olan rejime güvenleri kalmamıştı, doğal olarak Rus egemenliği altında bulunan diğer Ermenilere sempati duymaktaydılar. Fakat 1890'larda olduğu gibi 1915'te de Ermeni halkın büyük çoğunluğunun militan siyasetle hiç ilgisi yoktu. Yine de İttihatçı parti rejimi 1915 Nisanından itibaren sadece savaş bölgesinde bulunanları değil, bütün Ermenileri, bölgelere göre sırayla ölüme gönderdi. Jandarmaların, çeşitli çetelerin, sık sık da yerel Sünni Kürtlerin katılımı ile Ermeni erkekleri, kadın ve çocuklardan ayırıp, hemen katlettirdi, diğerlerini ise tehcir sırasında ve sonunda da Suriye'deki çöl toplama kamplarında öldürttü. Elaziz Vilayetinde Gölcük gölü kenarında ise imha kampları bulunmakta idi. Çeşitli silahlar ile orada en azından on bin kadın ve çocuk öldürüldü ve de öldürülmeden önce paralarını, altınlarını ve elbiselerini vermek zorunda kaldılar. Yani acımasız sömürü bu değin ileriye gitti. Harput Amerikan konsolosu ve oradaki Amerikan hastanesinin başhekimi tanık oldukları bu olayları detaylı bir rapor halinde anlatarak dünyaya önemli belgeler bıraktılar. Öldürücü tehcir ile ilgili olan diğer önemli bir raporu Urfa'daki İsviçreli hastanenin müdürü Jakob Künzler yazdı… Doğu Anadolu tarihinde en kara leke 1915 olaylarıdır. Söylemek gerekir ki, bu yılda bazı Ermeniler tehciri kabul etmeyerek Karahisar, Van ve Urfa'da silahlı olarak kendilerini savunmaya çalıştılar. 1918'de - Rus ordusunun Erzurum'dan çekilisi sırasında - Ermeni milisleri zulüm ve intikam cinayetleri gibi ağır suçlar islediler. Ancak, bunlara dayanarak her şey sivil savaş olarak nitelendirmek, yani iki taraflı bir savaş olduğunu ve zayıf olan tarafın kaybettiğini ve yok olduğunu iddia etmek, bilimsellikten ve ciddiyetten uzak, saçma bir tezdir. Yahudilerin Varşova isyanı ve Almanlara karsı Rusya’yı destekleyen gerilla faaliyetlerini gerekçe göstererek, Yahudi jenosidini bir sivil savasın doğal sonucu olarak açıklamak akıl ve mantığın kabul etmeyeceği bir şeydir.”

1915’te ne oldu sorusuna bir yabancı tarihçi de şu cevabı vermektedir: “Jön Türkler dış dünyadaki saygınlıklarını korudukları sürece Müslü­man fanatizmi üzerindeki baskıyı sürdürdüler. Ama bu baskı kaldırıldığın­da, laikliğe yöneltilen muhafazakâr nitelikteki suçlamalar da azalmaya başladı. Artık Hıristiyan azınlıkların baskıdan yakındığı vilayetlerde tef­tişe çıkan yabancı müfettişler yoktu… Osmanlılar bu sırada sul­tanın Ermeni tebaasının, çar ordularını bir tür kurtarıcı gibi görerek Anadolu'da ilerlemelerine yardım etmelerinden korkmuşlardı. 1915 Mayısı'nda Osmanlı yetkilileri, tüm doğu vilayetlerindeki Ermenilerin bölge­den çıkmaları ve Kuzey Mezopotamya'daki kontrollü yerleşim yerlerine gitmeleri yönünde bir karar aldılar. Bu arada herhalde 500.000 kadar Er­meni açlıktan, Kürt topraklarında yaptıkları uzun yürüyüşlerin cefasından ve Kürtlerin, yerel yetkililerin göz yummasından yararlanarak uyguladı­ğı kıyımdan ölmüş olabilir. Bundan kısa bir süre sonra, Kuzey Suriye'de ve Kilikya'daki kırsal bölgelerde yaşayan Ermeniler de aynı şekilde yerle­rinden çıkarılmış ve Orta Suriye'ye toplanmışlardır. Savaş sırasında kaç Ermeni'nin yok olduğunu kimse bilmemektedir. Türk resmi tahminleri bu sayıyı 300.000 civarında gösterirken en aşırı Ermeni iddiaları iki milyon­dan söz etmekte ve sistematik bir soykırım uygulandığını ileri sürmektedir­ler. Ne yazık ki en az 1.300.000 kadar Ermeni'nin ölmüş olması müm­kün görünüyor. Eğer bu tahmin doğruysa, savaşta ve savaş sonrası dönem­de öldürülen Ermenilerin sayısı, Fransa Cumhuriyeti ordularında hizmet gören askerlerin sayısına eşittir.”
Yine 1915 yılında ne oldu sorusuna bir cevap olarak: “Ermeni halkı tehcir edildi, Peter Balakian'ın ifadesiyle göçer toplama kamplarına tabi tutuldu. Talat Paşa'nın iradesiyle hiçliğe sürülen Ermeniler, Teşkilat-i Mahsusa çeteleri, başı bozuklar, adları değişmiş Hamidiyeler, Adalet bakanlığı emri ile hapishanelerden çıkarılmış katillerin, hemen şehir dışında başlayan saldırılarına ma­ruz kaldılar. Kafkasya ötesinden katliamlardan kaçan muhacirler, Kürtler, Türkler, kısaca Müslümanlar insan avına katıldılar,Jöntürklerin cürümlerine ortak oldular.Soykırımda sadece insanlar kırılmadı, kültürler ve din­ler de mahvedildi. Hayatta kalanlar Müslüman olmaya zorlandı, kadınlar Müslümanlarla evlendirildi, 13 yaşından küçük yetim çocuklar Türkleştirildi. Ermenile­rin, Asurilerin, Süryanilerin kökü kazındıktan sonra, Ta­lat Paşa, 1916 yılında, Alman Büyükelçisinin sorusunu, "La question armenienne n'existe plus." (Ermeni sorunu artık yoktur!) diye yanıtladı.”
Ermeni soykırımının yöntemi, acımasızlığı  ve  nasıl yapıldığına ilişkin çalışmasında Dadrian’ın özlü çalışmasında ayrıntılandırılır: İmparatorluk çapındaki tehcirlerin ayrıntıları, çoğunlukla fırka önderliği tarafından titizlikle seçilmiş eski subaylar olmak üzere, güçlü fırka görevlilerince yerinde değerlendiriliyordu. 'Katibi mesul', 'murahhas' ve 'müfettiş' olarak adlandırılan bu özel görevliler, vilayet valilerinin kararlarını veto etmek de dahil olmak üzere sonsuz yetkiye sahiptiler. Bu mutlak güçlü 'komiserler' yerel İTF hücrelerinin üyelerinden yardım alıyorlardı. Planlama, karar verme, organizasyon ve denetim düzeylerinin en altında, ölüm ve imha eylemlerinin ifası yatıyordu, ki bu da, Ermeni soykırımının can alıcı noktasıydı. Buradaki esas cellatlar Teşkilatı Mahsusa’ya üye on binlerce suçluydu. Bu suçlular Osmanlı Ordusunun, kafile muhafızları olarak hizmet eden bir takım Kürt süvarilerini ve jandarma ve milis mangalarını da kapsayan başıbozuk askerlerinden yardım alıyorlardı. Büyük kafilelerle ilgilenmek üzere çevre vilayetlerden büyük çeteler de seferber ediliyordu; bunlar ganimetlerin çekiciliğine kapılarak katliamlara gönüllü katılıyordu. Ermeni soykırımının en önemli özelliklerinden biri, kullanılan yöntemler ve araçlardır. Örneğin barut ve mermiden tasarruf amacıyla, failler, Amerikan Sefiri Henry Morgenthau'nun da belirttiği gibi, çoğunlukla bıçak, kılıç, kasatura, pala, balta, testere ve sopa kullanıyorlardı. Ardından, infaz edilmeden önce urganlarla dörtlü veya beşli kolda birbirlerine bağlanan binlerce silahsız Ermeni Amele Alayı askerine uygulanan kitlesel kurşuna dizme başlıyordu.Ermeni soykırımının tüyler ürpertici niteliği sonraki iki yöntemle gözler önüne serilmektedir. Bunlardan biri, Türkiye'nin doğu vilayetlerini boydan boya geçen Fırat Irmağını, çeşitli gölleri ve Samsun-Trabzon kıyı boyunca Karadeniz'i on binlerce kadın, çocuk ve yaşlının mezarı haline getiren kitlesel boğma eylemleriydi. Diğeri ise, samanlıklarda, ahırlarda ve Harput vilayeti, Mezopotamya çölleri, Muş Ovası gibi alanlardaki büyük mağaralarda büyük kalabalıkların sistematik biçimde diri diri yakılmasıydı; buralarda 60,000'den fazla Ermeni yakıldı. Ender rastlanan itiraflardan birinde, bir inceleme gezisi sırasında, bölgedeki Ermeni soykırım noktalarından biri olan Muş kentinin kuzeyindeki Çurig köyünde kadın ve çocukların kömürleşmiş cesetlerini gören Ordu Kumandanı Vehib Paşa, İslam tarihinde benzeri olmayan mezalim'i lanetliyordu.


Birinci Büyük Savaş’ın izolasyon ortamı koşulları, İTC’nin etnik temizlik  projesi hayata geçirilmesinde büyük bir fırsattır. “Bu yüzden Dünya Savaşı İttihatçılar için semavi bir yardım gibi geldi. İTC düşüncesizce ve aceleyle savaşa girdi. Bununla bütün emellerini yani Türklüğün baskın gelmesini sağlayacaklarını umuyorlardı” .
Sıra haklı gerekçelere bulunmasına gelmiştir: Bunlar da  mukatele’den bizi arkadan vurdular’a kadar giden argümanları içeren gerekçeler zincirini oluşturur.
Burada bu resmi  argümanları içeren bir demet sunuyoruz. Meclis Başkanı Arınç’ın 26 Eylül 2005 tarihindeki bir söyleşisinde,  ''Müslümanlardan ve Ermenilerden ölenler oldu. Bu, savaş şartları içinde cereyan eden bir olaydı. Soykırım olarak nitelendirmek, koca bir yalandır... I. Dünya Savaşı sırasında Ermeniler içinde bir kısım çetelerin Osmanlının düşmanlarıyla ittifak yaptı, birçok Müslüman Türk köyü ve kasabasında insanların şehit oldu…'' Arınç  devamla, bu olaylara müdahale amacıyla çıkarılan ''tehcir yasası''nın uygulanması sırasında bazı trajik olaylar yaşandığını, Kimsenin maksatlı olarak ölümüne yol açma kasdının olmadığını söylemektedir.
Bir başkası Ermeni kırımının Ermenilerin azınlıkta kalmasına bağlar: ''Aşağı yukarı iki seneden fazla devam eden bu katliamlar sırasında Kürt ve Türklerden pek çok kişiler Ermeniler tarafından öldürülmüşler ve her iki taraf işkence ve cinayette birbirileriyle adeta yarışmışlardı. Fakat Ermeni unsurunun her taraftan azınlıkta kalması nedeniyle Kürt ve Türkler baskın çıkmışlardı. Eğer Ermeni unsuru sayı itibariyle üstün olsaydı, Türk ve Kürtler ne kadar Ermeni öldürmüşlerse, Ermeniler ondan fazla Kürt ve Türk öldürmekten geri durmazlardı.”
TTK Başkanı Halaçoğlu: “Nitekim belgelerde, Osmanlı ordusunda silah altında bulunan Ermenilerden 50.000’inin Rus ordusuna iltihak ettiği[ni]”söyleyerek, Ermenilerin firar ettiğini kaydeder. Halbuki  Ordunun  Ermenileri gözden çıkardığını kendisi ifade etmektedir: “... Başkumandanlık 25 Şubat 1915’te bütün birliklere gönderdiği tamimde... a) Ermeni erler, seyyar orduda ve silahlı hizmetlerde kullanılamayacak...”
Savunan bunları söylerken yapan ise savunmayı yalanlamaktadır. Türk yönetiminin adil olmadığı bizzat yöneticiler tarafından ifade edilmektedir: ″Türk devletinin, Türkler de içinde olmak üzere, bütün uyruklarına iyi davranılmasını sağlayan düzenli bir yönetim kurmayı başardığını öne sürmek bir cürettir. Fakat bu konudaki hatayı yalnız Türklere yüklemek de doğru değildir.” Talat Paşa’nın kendisi yönetimdeki acizliğini ifade ederken, tarihçilerimiz  “Osmanlı topraklarında sosyal, ekonomik, dinî, siyasî, idarî ve kültürel hürriyetlere sahip olan ve memleketin hiçbir vilâyetinde yeterli nüfus çoğunluğuna sahip bulunmayan [bu argüman her vesile ile özellikle tekrar edilir] Ermenileri bir ayaklanmaya sevk edecek, yönetimden gelen herhangi bir baskı mevcut değildi.”Demekten kendilerini alamazlar.
1915’te yapılanların ilk Mecliste ifadesi de herhalde kimsenin kabul edeceği beyanlardan olmasa gerektir:  ″Hasan Fehmi Bey (Ataç), Ekim 1920'de TBMM gizli oturumunda yapığı bir konuşmada şöyle diyordu: Tehcir meselesi, biliyorsunuz ki, dünyayı velveleye veren ve hepimizi katil telakki ettiren bir vaka idi. Bu yapılmazdan evvel alemi nasraniyetin bunu hazmetmeyeceği ve bunun için bütün gayz ve kinini bize tevcih edeceklerini biliyorduk. Neden katillik ünvanını nefsimize izafe ettik. Neden o kadar azim, müşkül bir dava içine girdik. Sırf canımızdan daha aziz ve daha mukaddes bildiğimiz vatanımızın istikbalini tahtı emniyete almak için yapılmış şeylerdir.″ Sözleri bakanlık yapmış bir siyasiden gelmektedir.
Yine Meclisten örnek verirsek, Mecliste ülkeden çıkarılacak 150’likler listesi hazırlanmaktadır, Dahiliye Vekili isimleri okumaktadır: Ferit bey: “... Artin  Ce­mal denilen herif... (Konya eski valisi sesleri)
Dr. FİKRET BEY (Ertuğrul) — Sekiz yüz bin Ermeni’yi kestik diyen adam.
FERİT BEY (Devamla)  — Artin adını yazarsak, iyi olmaz sanırım. Ciddiyetten, çıkar” Cemal’in suçlarından biri 800 bin Ermeni’nin katledildiğini söylemesidir.
Oysa Hasan Fehmi’nin bu sahip çıkmalarına karşı 1915’te olanı başka bir yönüyle dile getiren Hrant Dink’e ateş püskürülmektedir: “1914’te 40 yaş altı bütün Ermeni erkekleri askere alındı. Bağımsızlık planları olsaydı, niye 1914’te Osmanlı ordusuna girdiler ki? Üstelik 1914’te askere alınan Ermeniler önce silahsızlandırıldı, sonra amele taburlarına alındı. Yol yapımı falan diye çukur vadilere götürüldüler ve oralarda yok oldular. Hiçbirinin akıbeti belli olmadı. 16 yaş altı erkekler, kızlar, kadınlar ve yaşlılar 1915’te tehcire zorlandılar. Bugün Türk resmi söyleminin, ‘Bizi arkadan vurmasınlar diye tehcire gönderdik’ dedikleri, çocuklardır, bebeklerdir, yaşlılardır. 1915 tehciri, İttihat Terakki’nin kafasında önceden planladığı Ermeni sorununu kökünden halletme sürecidir.”Kaldı ki savaşta asker kaçaklığı oldukça yaygındır, Firar ya da askerlikten kaçma Türklerde de yüksektir ve bu sorunu o dönemde Harbiye İkmal Şubesi Müdür Vekili Miralay Behiç Bey (Erkin) şöyle resmetmektedir: “Firar meselesi öyle bir şekil almıştı ki bugün bir firariyi îdâm eden manga eratından bâzıları ertesi günü kendileri kaçıyorlardı. Yâni îdâm cezası dahi müessir olamıyordu. Bâzıları kasten frengi hastalığı alarak askerlikten kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Ni­hayet frengili amele taburları teşkiline mecbur olduk.”
1915 gerçeğini Taner Akçam şöyle ifade etmektedir: “20-45 yaş gruba arasındaki Ermeniler seferberlik ile birlikte zaten askere alınmış bulunuyorlardı. Bunu askerde taşımacılık işlerinde kullanılmak üzere 15-20 ve 45-60 yaş gruplarının askere alınmaları takip edecektir. Enver Paşa’nın kurmay heyetinde görevli Hans Humann, askere alına Rum ve Ermenilerden, işçi taburlarının oluşturulmasına Ekim 1914’ten itibaren başlanılmış olduğunu rapor eder... İttihat ve Terakki’nin savaş müttefiki Avusturya askeri ataşesi Pomiankowski, Nisan 1915’te, taşımacılıkta kullanılan Hıristiyan taburlarının sayısını 120 olarak bildirir... Yol işçilerine ve yük hayvanlarına dönüştürülmüşlerdi. Her türlü ordu ihtiyacı onların sırtına yükleniyor ve yük altında sendelerken, Türklerin kırbaç ve süngüleriyle yorgun gövdelerini Kafkas dağlarında sürüklemek zorunda kalıyorlardı... Silahsızlandırma emriyle birlikte askeri birliklerdeki Ermenilerin imhalarının başladığı haberleri de gelmeye başlar... Alman Jakob Künzler, Mart 1915 ile birlikte Amele Taburları’na alınan Ermenilerin imha edildiklerini aktarır... Künzler’e benzer bilgileri Morgenthau’da aktarır; Hemen her durumda işleyiş aynıydı. Oradan buradan 50-100 kişilik gruplar alınır, dörderli sıraya sokulur ve kısa bir mesafe uzaklıkta olan seçilmiş bir yere götürülürdü. Aniden patlayan tüfek sesleri havayı doldururdu ve eşlik eden Türk askerleri kasvetli bir yüzle kampa dönerlerdi...”
1915 olaylarının Kürt Tarihçinin bakış açısıyla tasviri ise: “1915 baha­rında yeni bir kırım başlatıldı ve bir yıl sürdü. O sıra Türkiye'de bulunmuş olan Faiz Elğıseyn şöyle anlatıyor:.. O sıra Sivas'a bağlı olan Merzifon kazasında bulunan Dr. Aziz Bey'in bana anlattığına göre, Doktor, öldürülmek üzere bir Ermeni kafilesinin getirildiğini duyuyor ve kaymakama gide­rek olayı izlemek için izin istiyor ve gözlemlerini şöyle anlattı: 'Saltanat, gündeliği birer Osmanlı lirasına kasaplar tutmuştu. Dört kasap gördüm ve her birinin elinde uzun saplı birer balta    vardı. Ermeniler, kapıda onar onar gruplara ayrılarak, birer    birer kapıdan içeri sokuluyor. Kasap, Ermeniye ‘boynunu    uzat’ diyor ve o uzatıyor,  tıpkı bir koyun gibi kesiliyordu... Bir gazeteci yazar, 1915'in Eylül başlarında Van'da yapılan katlia­mı anlatır. Burayı işgale gelen Rus birlikleri, güneş altında kokuş­muş olan insan cesetleri yüzünden kent merkezine giremiyorlar ve askeri komutanları karşılaştığı manzarayı telgrafında şu söz­lerle anlatır: Van kenti yerle bir edilmiş, iyi binalar yakılmış, diğerleri yıktırılmış. Meydanlar ve avlular Ermenilerin ve hayvanların cesetleriyle dolu. Eşyalar da talan edilip götürülmüş. Bitlis'de yaşayan 18.000 Ermemden, sadece 300-400 çocuk ve kadın kurtulabilmişti. Erzurum'da 25.000 kişiden, sadece 200 kadarı sağ kalmıştı. Muş merkezinde 25.000, çevresindeki 100 adet   köyde de binlerce Ermeni yaşarken, kırımdan sonra bir tek Ermeniye rastlamak olanaksız olmuştu. Birçok yerlerde ölmekten kurtulabilen kadınlar ve çocuklar, müslüman olmak zorunda bırakılmışlardı. Öyle ki yoksul aileler bile, Allah gönderdi deyip  3-4 Ermeni kızı birden hizmetçi tutmuşlardı. Akademi V. Tarle, dikkatli bir araştırma ve incelemeden sonra yaptığı asgari bir hesapla Ermeni kayıplarını şöyle sıralıyor: 187.000 kişi Kafkaslara ve daha içerilere kaçtı. 4.200'ü Mısır'a sığındı. 250.000 kişi zorla Müslüman edildi. 1.000.000 kadarı da öldürüldü. Bu sayılar asgari bir hesapla bulunmuştur, oysa diğer kay­naklar daha büyük rakamlar vermektedirler. Prof. Nersisyana'nın yüzlerce önemli belge ve dokümanlara dayanarak yazdığı eserde, bu durum şöyle dile getiriliyor: Abdülhamid döneminde 350.000, Jöntürkler döneminde ise 1.500.000 Ermeni öldürüldü. Kafkaslar'a ve Arap ülkelerine geçenlerin sayısı 800.O00'dir. Her ne kadar olursa olsun, Ermenilerin başına getirilen bu bela ve tarih­te uğratıldıkları kayıplar, insanlık tarihinde kapkara bir sayfa oluş­turmuştur.”

Resmi tarihin Ermeni Soykırımını haklı gösteren bu en önemli argümanlarından bizi arkadan vurdular bizde vurduk, ya da savaş içindeydik düşmana yardım ettiler bizde onları savaş hatlarımızın gerisinde tutamazdık tehcire tabi tuttuk istenmeyen olaylar cereyan etti, bunların olmasını istemezdik gibi savunmalarına karşı, gerek Meşrutiyet ve gerekse Cumhuriyet döneminde önemli görevlerde bulunan Hümanist bir bürokrata kulak verelim bakalım Miralay Behiç Bey (Erkin) bu konuda neler söylüyor.
Miralay Behiç bey Harbiye Nezareti İkmal Şube Müdür vekili olarak görev yaptığı gibi ‘milli mücadele’ döneminde Demiryolları Umum Müdürlüğü, daha sonraları Nafıa vekilliği, İkinci Savaş sırasında da Paris sefirliği görevinde bulunmuştur. Paris sefirliği sırasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Türkiye vatandaşlığından çıkmış Türkiye doğumlu Musevilerine T.C. Pasaportu verdirerek, Alman işgali altında bulunan bölgedeki Türkiye kökenli Musevilerin kurtarılmasında unutulmaz çabalarından dolayı Türk Shindleri olarak da anılmaktadır.  Miralay Behiç (Erkin) Bey yayınlanmamış Hatırat’ında: “Enver Paşa, bir gün beni çağırarak, gidip Ermeni patriğini görmemi ve kendisine, Bir defa harbe girmiş bulunduk, Ermeni vatandaşlarımız harbi kazanmamıza mâni oluyorlar; karşımıza çıkan bütün maniaları yıkmak mecburiyetindeyiz. Patrik Efendi'den rica ederim, Ermeni vatandaşlarımızı intibaha davet etsin, tarzında teblîgâtta bulunmamı söyledi. Tele­fon ettim, mülakat talep ederek Patrikhâne'ye gittim. Patrik Efendi beni büyük bir salonda kabul etti; kendisine tebligatı yaptım. Patrik, Bunların iftira olduğunu, memurların uydur­duğunu; Ermeni vatandaşların vatanî vazifelerini görmekte olduklarını beyân ve Enver Paşa'nın lütfen bu hususta tahkikat yaptırmalarını, rica etti. Ben de keyfiyeti Enver Paşa'ya arz ettim.”
Behiç Bey’in de söylediği gibi Patrik, Ermeni halkının tavrından emindir ve söylentilerin memurlarca uydurulduğunun altını çizmektedir. Gerçeğin ortaya çıkması için araştırmanın yapılmasını istemektedir.
Bildiğimiz kadarıyla bir araştırmaya gerek görülmeyerek İttihat ve Terakki diktatörlüğü Ermeni vatandaşlarını ölüme göndermekten çekinmeyerek Yirminci Yüzyılın ilk Soykırımını gerçekleştirir.
Burada Enver’in tavrı; Ben söyledim, ikaz ettim ancak Ermeniler rahat durmadılar. Bundan Ruhani liderleri Patriğin da haberi vardı. Patriğe Ermenilerin hareketlerine mani olmalarını söylemiştim ancak faydası olmadı bende harbin içinde gereken önlemleri Başkumandan vekili olarak almak durumundaydım demek istemektedir.
Enver, Patriğin istediği araştırmayı yaptırmamıştır, biliyordu ki yaptırsaydı araştırma sonucunda Ermenilerin Enver’in harbine olumsuz müdahalelerinin olmadığı açıkça ortaya çıkacaktı. İttihadın önceden belirlenmiş bir plan dahilinde Soykırımı gerçekleştirdikleri buna göre hareket ettikleri ve buna plana Ermenileri de dahil etmek için Ermeni Patriğini de kullanmaktan çekinmedikleri açıktır.
Ayrıca Erzurum’da yapılan Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun ) Kongresinde her iki ülkedeki (Osmanlı ve Rusya) Ermenilerinin ülkelerindeki vatandaşlık yükümlülüklerini yerine getirmeleri kararı alınmıştır ve Kongrede Bahaettin Şakir de bizzat bulunmuştur.
Askerlik Hıristiyanların yapamayacakları kadar şerefli ve erkekçe bir iş denerek engellenmeye çalışıldıysa da Gerek Balkan savaşında gerek Çanakkale’de gerekse Sarıkamış’ta Ermeni askerlerin başarıları ortadadır. Enver Sarıkamış Seferinden sonra Ermeni askerlerin Sarıkamış’taki cesaretine ilişkin söylediklerini unutmuş görünmektedir.
Seferberliğe ve savaşa Osmanlı Ermenileri de kitlesel bir biçimde katılmış, “hatta Enver Paşa bunun için Patrik Zaven Efendi'ye bir teşekkür mektubu yollamıştı.″

1915’te ne oldu sorusuna 1915’in aktörlerinden Cemal Paşa Hatırat’ında; "Zannediyorum ki, umumi tehcir gibi pek şiddetli ve bütün dünya uygarlığının ilgileneceği bir karar alabilmek için arkadaşlarım pek büyük sebepler ve belgeler elde etmişlerdi. Bu tafsilatı, kendilerinin yayınlarından, pek yakın bir zamanda anlayarak şüphe ve meraktan kurtulacağımıza inanıyorum (...) 1915 tehciri esnasında yapıldığını duyduğum cinayetler cidden nefrete şayandı."
Baskın Oran yapan ve savunan arasındaki farka işaret ederek, savunman ne kadar zor olduğunu vurgular: “1915 Tehciri konusunda Türk resmî tezinin şu andaki başlıca temsilcisi, Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu'nun 30 Mayıs 2005 tarihli The New Anatolian'a (s.4) verdiği mülakatta Nursun Erel soruyor: Çoğu korunmasız kadın ve çocuk olduklarından, tehcir edilenlerin bile bile ölüme gönderildiği iddiasına ne diyorsunuz? Prof. Halaçoğlu: Bunu söyleyenler bir şey bilmeden, sadece kendi duygularına göre yorum yaparak söylüyorlar. Nereden muhtemeldi? Osmanlı tehcir sırasında yiyeceklerini içeceklerini tahsis ediyor, gittikleri yerde onlara ziraat alanları tahsis ediyor, araba tahsis ediyor, gittikleri yerde esnafa sanat erbabına alet edevat veriyor, kendi teçhizatını veriyor. Bütün bunları planlamış bir devlet öleceklerini nereden bilsin?"

1915 yılında olanlara günümüzde sosyalizm iddialı partiler ne demektedir: “Emeğin Partisi (EMEP) Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yalçıner Ermeni sorunu tarihe mal olmuş türden bir haksızlıktır. Bu kabul edilmelidir. Geri kalanı bugün Türkiye'de yaşayan Ermenilerin tüm haklarının kabulü ile çözülebilecek türdendir.Sosyalist bir iktidar bu tarihsel haksızlığı kabul edecektir ve dünya Ermenilerinden özür dileyecektir. Bizim soracağımız soru, İttihat Terakki hükümeti 1915'te Ermeni halkına karşı suç işledi mi işlemedi mi sorusudur.

Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkan Yardımcısı Veysi Sarısözen Tehcir yasasıyla ortaya çıkan kanlı olayların İttihat Terakki iktidarının işlediği bir suç olduğunun ilan edilmesi gerektiğini ifade eden Sarısözen, başta Ermeni ulusu olmak üzere tüm insanlıktan özür dilenmesi gerektiğini söyledi.Ermeni sorunun yalnız tarihsel bir sorun değil, aksine güncel ve pratik bir sorun olduğunu da söyleyen Sarısözen şöyle devam etti:Eğer Türkiye, suç değildir, derse uluslararası alanda suçlu durumuna düşer. Suçtu derse, o zaman biz bu suçun soykırım olup olmadığı sorununu, tarihçilerin ve hukukçuların çözmesine razı oluruz. Ama esas olan bu suçun kabulü ve Ermeni halkından özür dilenmesidir. Bu da politik bir sorundur.Ermeniler Osmanlıya hıyanet etti, tehcir de bu yüzden yapıldı, diyenler Ermeni ulusunun diğer Osmanlı ulusları gibi kendi devletlerini kurma ve bu amaçla ayaklanma hakkını reddetmiş olurlar. Bu da, şu anda Osmanlı toprakları üzerinde kurulmuş tüm devletlerin meşruiyetini inkar anlamına gelir. Bölgede Türkiye'yi güvenilmez bir ülke konumuna sokar. Elbette, Kürtlerin saflarında da, acaba Ermenilerin kaderini mi paylaşacağız, kaygısını yaratır.

Özgürlük Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu, mevcut konjonktürde, gereksinme duyulanın, basınçsız, önyargısız bir biçimde bu konuyu konuşabilmek; geçmişle yüzleşebilme cesareti gösterebilmek olduğunu söyledi.Tarihte her konuya, 1915 tehcirine de, ezenlerin değil, mazlumların diliyle, gözüyle, zihniyetiyle bakabilmeliyiz”
Ermeni halkının kayıpları sadece can kayıpları değildir, Dr Alexander Keshishian’in incelemesinde Ermeni halkının maddi kayıplarından da söz eder: “Tarihçilerin ve antropologların araştırmalarına göre Türkiye tarafından işgal edilen Ermeni topraklarında Ermeni halkına ait 1639 kilise bulunmaktaydı. Bu kiliselerin çoğunluğu, sahip oldukları zengin kültürel özelliklerinden dolayı Ermeni dinî mimarisinin özgün belgeleri olarak kabul edilmekteydiler. Türkiye yönetimi tarafından bu paha biçilmez hazineleri çalındı, geri kalanı da dinamitle yok edildi. Güvenilir istatistiklere göre Türkler binden fazla kiliseyi tamamen yıktılar. Geri kalanlarını da 1915 – 1922 yılları arasında ambar, depo ve tavlaya çevirdiler. Türk hükümeti, o zaman uluslararası üne sahip bazı kiliseleri ise  yıkamadığı için, bu abidevi eserleri yabancı turistlere Hıristiyan Türkler tarafından inşa edilmiş Türk mimarisinin örnekleri olarak sunmuştur. Bu tarihi abidelere ilişkin Türk resmi politikası şöyle ifade edilebilir: Ermeni kelimesi Türkiye’de hiçbir anlam ifade etmemelidir. Bu dünyada Ermenilerin hatırlanmaması, Ermeni mimarisinin, binalarının, hatta onları çağrıştıran hiçbir eserin gündeme gelmemesi ve hepsinin bu dünyada unutulması ve yok edilmesi, Türk kanunlarının ve adetlerinin gereğidir.Ermeni Ulusal Konseyi’nin 1919 yılında Paris’te hazırladığı rapora göre Ermenilerin maddi kayıpları, o dönemin değerlerine göre 19 milyar Fransız frangına ulaşmaktadır.”
Ermeni halkının kaybettiği 19 milyar Fransız frangı, Osmanlının 1918 tarihinde yani savaşın son yılında içeriye borçlandığı miktara eşittir
 
Ermeni Soykırımında Alman etkisi
Ermeni Soykırımında Alman etkisini de unutmamak gerekir, Berlin-Bağdat Demiryolu hattının güvenliği ve Ermeni burjuvazisinin yerine geçme düşünceleri de Soykırıma giden yola döşenen taşlardan biridir. Dadrian Alman etkisini iki kategoride inceler,biri tavsiye ve kolaylaştırma, diğeride rıza ve icabet etme, dadrian’ın İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı eseri, Soykırım konusunda Alman ve Avusturya ve Bulgaristan arşiv kaynaklarında yaptığı incelemeleri öğreticidir. Her kademedeki Alman görevliler kırımdan haberdardırlar.
Almanların Osmanlının kırım  politikalarını onaylamalarının tarihi eskidir. Alman imparatoru ittihatçılarla dostluğunun yanında  Sultan Hamit’le dostluğu eskiye  dayanır ve Jöntürk devriminden de endişe duymamıştır. Jöntürk devrimiyle Alman çıkarlarının zedelenmeyeceğinin bilincindedir. 1896 Ermeni katliamlarından sonra “hissizleşmiş Avrupa onlardan [Hamid ve ekibinden] nefret eder ve katliamların mimarı Kızıl Sultanı lanetlerken,imparatorluk çapındaki katliam dizisinin sona ermesinden yaklaşık iki yıl sonra,1898’de II. Wilhelm’in, Türkiye’ye yaptığı ikinci ziyarette büyük tantana ve törenlerle karşılanmasının Almanları memnun etmesi, onların bir teba milliyetinin boğazlanmasını affetme eğiliminde olduğunun işaretiydi. Bu hoşgörü için, imparator ev sahiplerince cömertçe ödüllendirilecekti. Fransız Büyükelçi Cambon’un dilinde, Sultan konuklarına paha biçilmez hediyeler vermekle tam bir sağmal inek olduğunu göstermişti[r].” Hamit İmparatoru hediyelere boğmaktan çekinmeyecektir. Alman imparatoru ile birlikte Osmanlı imparatorluğunu ziyaret eden politik papaz Naumann, Almanların yüksek çıkarlarının Türk imparatorluğundaki Hristiyanların ızdıraplarına politik olarak kayıtsız kalmalarının gerekli olduğunu söylemekten çekinmeyecektir.
Osmanlı Silahlı Kuvvetleri,Erkan-ı Harp Reisi,Seeckt: “Ermenilere yönelik Hristiyanca tüm duygularımız ve politik kaygılar savaşın mecburiyetleri karşısında ortadan kalkmak zorundadır”demekten çekinmeyecektir.
Bir diğer Alman Erkan-ı Harbiye Reisi general Bronsart’ın sorumluluk temeli sağlayan bir emri vardır: Ermeni ahalini tehcir mukarrerdir. General silahsız ve izole edilmiş amele taburlarındaki ermeni askerlere karşı sert önlemler alınması emrini de verir. Bir diğer örnek de Demiryollarında sorumlu Alman komutan yarbay Boettrich’in Bağdat Demiryolu inşaat ve tünelleride çalışan Ermeni işçiler, mühendisler,idari ve teknik personelin tehciri emridir.
Alman Askeri misyonu Osmanlı Genelkurmayını uzun yıllardır kontrol etmektedirler, gerek elçileri gerekse her düzeydeki komutanlarıyla Ermenilere yapılan muameleler bilgileri dahilindedir. Von Sanders Ayvalık’ta Rumları görünce bu gavurları hala sürmediniz mi diyerek astlarını paylamaktan çekinmez.
Bunlara Büyükelçi Morgenthau,Alman Büyükelçisi  Wangenheim, askeri Ataşe Binbaşı Haumann,Goltz Paşa, Amiral Usedom ve Amiral Shouson’u da ilave eder. “Şu ya da bu biçimde Ermeni tehciri kararının alınmasında etkili olan danışma yada fikir oluşumuna katılan bu Alman subaylar, özellikle Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya Türkiye’nin doğu vilayetlerindeki Ermenileri tehcir etme tavsiyesinde bulunduğunu kabul eden Mareşal von der Goltz ve yarbay Feldman’a komplo ortaklığı suçlaması yöneltilmiştir”
Hitler’in, ”Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı” 1939 da bu söylediklerinin yanında, Soykırımda Hitlerin yanında yürüyen Erzurum Alman konsolosu Max Scheubner Richter’in etkisi küçümsenemez. Richter, Teşkilat-ı Mahsusa elemanı olarak Ömer Naci ile birlikte İran operasyonlarına da katılan bir komutandır aynı zamanda. “Danimarkalı Marcher, Harput Valisi Erzincanlı Sabit’in [Sağıroğlu], Erzurum Alman konsolosu Max Scheubner Richter’e; ‘Türkiye’deki Ermeni milletinin, yok edilmesi gerektiğini ve edileceğini söyledi. Egemen Türk milletini tehdit edecek derecede nüfus ve refah açısından büyüdüklerini anlattı; tek çare, onları yok etmekti’, dediğini aktarmaktadır.”
Richter’e  Breslau'nun kaptanı Karl Dönitz’i eklemekle, Amirale saygısızlık yapmış sayılmayız. Amiral Hitler’in vasiyeti üzerine kendisinden sonra Alman Devlet Başkanlığına getirilmiş ve Nurenberg’de soykı

 

               
Tarih: Sal Oca 29, 2008 2:01 am    Mesaj konusu: Ermeni Sorunu/Devamı
· Quote      

cezalandırılmıştır. “Osmanlı Ordusu'nda görev yapan çok sayıda Alman askeri misyoner, Türk askerinin bu aksiyonuna aktif ola­rak da katılmıştı. Örneğin 1915 yılında Musa Dağı'na saklanan Ermeni köylüleri kuşatan Türkler'i Alman komu­ta ediyordu. Ekim 1915'te Urfa'daki Ermeni semtinin kuşatılmasını Suriye'deki Alman Kurmay Eberhard Graf Wolfskeel von Reihenberg yönetiyordu. Mart 1915'te Türk birliklerinin Zeytun’a gönderilmesi emrini de bir Alman subay verdi. O zamanlar çok sayıda Alman için Ermeniler siyasi olarak güvenilmez, azılı düşman Rusya’ya sempati gösteren ve hatta onlarla pakt kuran bir halktı.”1915’te  Musa Dağ’da katliamı yöneten Yüzbaşı Cevat Rifat’ı, 1934 Trakya olaylarında kışkırtıcı olarak görmemiz tesadüf değildir.
Almanların Ermeni Soykırımına dahillerinden dolayı Ermenilere karşı bir en azından özür borcu nu hala yerine getirmemişlerdir. Batılı güçlerin politik hesapları soykırıma dahil olan diğerleri gibi Almanların da bu suçtan dolayı sorumluluklarını gözden kaçırmışlardır.  
Almanların Soykırıma dahilleri, Talat’ın savunmasında general Bronsart’ın suçlanması İttihadın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.


Hamidiye Alayları ve Soykırımda Kürtlerin Rolü
Kürtlerin Soykırımdaki rolüne gelince İTC açısından temel amaç Kürtleri bu suça iştirak ettirmektir.
Ancak o dönemde Kürtlerde henüz ulusal bilincin gelişmediği ve Kürtlerin kendilerini İslami bir çerçeve içinde tanımlamaları önemle vurgulanması gerekir.
“Kürtler, Ermeni Sorunu karşısında kullanılan ve kullanılmakta devam etmesi gereken bir unsurdu. Kürt egemenleri 1915 trajedisinde ittihatçıların suç ortağı oldu. Dünya Savaşı sonrasında gasp ettiklerinin geri alınması ve cezalandırılma korkusu ise, onları Ankara Hükümeti ile işbirliğine itti… 20. yy.da devam edebilen ve Ankara ile ittifak kuran Kürt feodalizminin,ağalığının, şeyhliğinin kökleri bakımından da buralara uzanan izler bulabilirsiniz”
Soykırıma, Kürtlerin iştiraki  açısından baktığımızda, Kürt egemenlerinin Ermenilerin zenginliğine göz dikmeleri, katliama iştirak eden diğer Kürt halkı için de cahillik, taassup, yoksulluk gibi etmenler sıralanabilir.
Kürtlerin Soykırıma katılımına ilişkin Kürt yazar Kemal Mahzar Ahmed’in tesbitleri önemlidir: “Ne yazık ki bilerek ya da bilmiyerek, kasıtlı ya da kasıtsız, bazı Kürtler de bu kırımlara katıldılar. Bu durumu değerlendirip araş­tırmak amacıyla önce, katıldıklarım gösteren birkaç örnekle işe başlamak isteriz.                                                                  Urfa'dayapılan ilk kırımı, bir derviş şeyhi olan Molla Sait Ahmet, verdiği bir fetva ile 28 Aralık 1895'de başlattı. Molla Sait, bir Ermeniyi halkın gözleri önünde yere yatırıp satırla kafasını! bedeninden ayırarak işe girişti. Bu imam, katliamdan birkaç  gün önce, şehrin bazı önde gelenlerini toplamış, onları bu yönde  oluşturmuş ve Sultan 'm saltanatı için ser esirgemeyiz, buyurmuştu.Van'da yapılan ilk katliamda, Abdülhamid ve Abdülgaffar adla rında iki kardeş birlikte 200 kişiyi öldürdüler. Böyle ‘kardeş’lerden Harput'da da bir haylisi vardı ve iki kardeş burada, bir günde 300'den fazla Ermeniyi katletmişlerdi.   Bir Kürt ağa, bir Ermeni kafilesini jandarmalardan satın almış ve bütün her şeylerine elkoyduktan sonra onları öldürmüş. Sonra, lira ve altınları yutmuş olabilirler düşüncesiyle karınlarını yara­rak yoklamıştır. Bu yüzden asker ve jandarmalar bir hayli servet edindiler. Altınları olup ta rüşvet veren ve bu yolla kurtulanlar ise, bir yerine, birkaç kez ölerek dünyayı seyre devam ettiler. Gordlevski bu konuda şunları yazıyor:1916yazında, Kürtlerin, Ermenileri gruplar halinde Bitlis'e doğru yola nasıl çıkardıklarına gözlerimle tanık oldum. Bunu, Sığınma Komitesinin, kendilerine vereceği paranın hatırı için yaptıkları belliydi. Oysa Kürtler, Ermenileri, Türkten esir­gemişlerdi ama bir köle gibi de Bitlis pazarına sürüyorlardı. San­ki, zaten ödleri patlamış olan bu kimselerde irade de kalmasın ya da Kürtler olmadan Bitlis yolunu çıkaramıyacaklarını anla­sınlar isteniyordu. Dağların Öte yüzünde karşılaştıkları mua­mele her hallerinden ve gözlerinden okunuyordu.”

Soykırımda kullanılan Kürtlerden oluşan Hamidiye alaylarına gelince: “1890 yılının Kasım ayı ortalarında, İstanbul gazeteleri, Hamidiye olarak adlandırılan Kürt alaylarının kurulmasına ilişkin bir padişah fermanı yayımladılar. Hamidiye Alayları Kürtlerin Bâbıali’ye ayaklanmadıkları, Rus-Kafkas sınırındaki bölgelerden oluşturuldu.”Sırma, bu alayların Ermenilere karşı kurulduğunu ifade eder: ″Abdülhamid, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu'dan asker toplayarak  Ermeni isyanlarını bastırmak için, Hamidiye adında özel bir ordu kurdu.″
Akçam, Soykırımda önemli rolleri bulunan Hamidiye Alaylarının (ittihat yönetiminde adı Aşiret Alaylarına çevrilmiştir) işleyişi ve niteliklerine ilişkin olarak: “Hamidiye Alayları'nın kurulması ile ödüllendirme mekanizmasının daha da sistematik bir karakter kazandığını görmekteyiz. Bu birliklerin her türlü giderleri yaptıkları baskın, soygun ve katliamlardan elde ettikleri gelirlerle sağlanıyordu. Ayrıca bu birlikler katılanlar her türlü vergiden muaf tutuluyorlar ve ilgili aşiretlere devlet tarafından arazi veriliyordu.”
Katliamı gerçekleştirmek için iki halk arasında nifak sokulması da ihmal edilmez: “Doğu Anadolu’da Ermenilerle Kürtlerin gizlice anlaşmasından korkan Abdülhamit, potansiyel düşmanlarını bölmek için İslam-Hıristiyan rekabetini uyandırmıştı.”Van’da yaşayan Amerikan ve Alman misyonerler, 1914-15 kış aylarında, Doğubeyazıt ve Eleşkirt civarındaki 52 Ermeni köyünün tümünün Hamidiye alaylarınca basıldığı, yağmalandığı ve tahrip edildiğini aktarırlar.
“[E]gemen güçler, -öncelikle Abdülhamid döneminde- bu vah­şetin bütün vebalin Kürtlere yüklemek, bu olayı geriliğin, kör din­sel inançların bir yansıması olarak göstermek istediler… geriliğin ve kör inançların, Kürtlerin bir bölümü­nün bu katliama katılmaya, "kafir" kanıyla ellerini "yeşile" boya­maya ittiğini belirtmiştik. Kimi Kürtler selavat getirerek Ermeni­lerin başım kestiler. Bu noktada ister istemez akla şu soru geli­yor: Gerek Türk, gerek Kürtler ve bölgedeki diğer uluslar, bu katliamların öncesindeki dönemlerde çok daha geri bir durumda bulunuyorlardı ve dinsel inançları da oldukça katıydı; buna kar­şın ne Kürtlerle Ermeniler, ne de Kürtlerle Asuriler arasında değil bu türden katliamlar, huzursuzluklara yol açacak nitelikte problem­ler bile görülmemişti. Niçin? Birçok yabancı yazar geçmişte Kürtlerle Kürdistan'daki müslüman olmayan topluluklar arasın­da süregelen iyi ilişkilere dikkati çekmiş ve bunu Ortadoğu'da en olumlu bir örnek olarak nitelemiştir. K.Mason, Londra'daki bir coğrafya cemiyetinde Kürdistan'la ilgili olarak yaptığı bir konuş­mada bu konuda şöyle diyor:Çoğumuzda çarpık bir düşünce var, güya Ermeni kırımlarının suçlusu Kürtlerdir. Oysa müslüman olmayanların büyük  bir bölümü savaştan önce, (yani 1.Dünya Savaşı-yaz.) Kürdistan'da çok mutlu bir yaşam sürdürüyorlardı. Milletler Cemiyeti, Musul sorununu incelerken de bu duruma  özel olarak işaret etti. Bunun yanı sıra V.Gordlevski, din farkı, müslüman Kürtler ile gavur Ermeniler arasında hiçbir olumusuz rol oynamadı, demekte, Ermenilerin camilere ve Kürtlerin de  kiliselere ne kadar rahatlıkla girip çıktıklarını belirtmektedir.Gerçek odur ki etkili bir el, karanlık bir gölge, Kürtlerin dinsel  inançlarını kullanarak onları Ermenilerin üzerine sürmüştür. Gerçeğin böyle olduğunu kanıtlayan çok sayıda belge vardır. Birçok yörede Padişah'ın emri ile müftü, imam ve din görevlileri halkın dinsel duygularını körükleyerek "kafirleri" öldürmeleri için tah­riklerde bulundular. İlk kırımda Palu Müftüsü, halkın talan yap­mak yerine, daha çok Ermeniyi öldürmeye önem vermesi gerek­tiğini söyledi. Erzurum şehir yöneticileri de açık çağrı yaptılar: Gavurları öldürün, hiç kimseden korkmayın. Yaşamak müslüman-lann hakkıdır, gavurlara ölüm!. Sivas'da, Urfa'da derviş ve molla­ların sloganları bunlardı. Arapkir'de, Ermenileri öldürmek Muhammed'in ümmeti için görevdir, propagandaları ile halkı gale­yana getirdiler. Bu yolla, birçok insanı şartlandırıp kiliseye giden­lerin üstüne saldırttılar.Zihni çelinen birçok Kürt, Ermenilerin katlini "gaza" olarak görüyor ve bu nedenle selavat getireninden elini geri çekiyordu.Bu biçimde ve önceden hazırlanmış bir plana göre cahil bazı Kür­tlerin, beyinleri yıkanmış ve zorla Ermenilerin karşısına çıkarıl­mışlardır. Açıktır ki bunun sorumluluğu, onları bu eylemlere iten­lere aittir.Katliamlara katılanların.büyük.bir.bölümünün Hamidiye Alayları'na mensup oluklarını da göz önünde tutmak gerekir. Bu askeri kuvvet, Kürtleri bu işe hazırlamak amacıyla oluşturulmuştu ve daha ilk günden bu doğrultuda çalışmalar yapıyordu. Örneğin Diyarbakır'da yapılan ilk katliamı, kent dışından getirilmiş olan bu birlikler gerçekleştirdi. İkinci kırımda, Erzurum'da, yönetici­ler Hamidiye birliklerine açıkça görev verdiler. Hamidiye Alay­ları, ordu ve jandarma gibi miri, yani saltanata bağlı bir kurum­du. Bu nedenle, buna bakılarak Kürt halkının da kırımlara katıl­dığı sonucu çıkarılmamalıdır. Bir kısım derebey, ağa ve Hamidi­ye komutanları, keselerini doldurmak, yeni mal ve topraklar elde etmek için Ermeni katliamım, kendileri bakımından fırsat bildiler. Örneğin Palu'da, Sekrat köyü beyi İbrahim, serbest bırakı­lan birçok Ermeniyi himayesine aldı, onların mal ve servetlerine elkoydu ve herşeylerini gaspettikten sonra da kapı dışarı etti. Daha başka yörelerde de ağalar aynı yöntemi uyguladılar. Derebeylerin isteği, Ermenilerin topraklarına el koymaktı ve herkesi bu yönde teşvik ettiler… 1915 Temmuz başlarında, ağır silahlarla donatılmış 20.000 kişilik bir askeri kuvvet, 11 adet topla birlikte İstanbul'dan Muş'a gitmek üzere yola çıkarıldı. Aynı ayın 1’inde o toplar, Muş şehir merkezindeki Ermeni mahallelerini dövdüler. Muş Mutasarrıfı'nın yanı sıra, birçok yönetici bu katliamda açıkça yer aldı ve yönetti. Yine soruna dikkatle eğilindiği zaman, Kürtlerden bazılarının da, yöneticilerin zorlamaları sonucu bu eylemlerde yer aldıkları açıkça görülür… Bazı yoksul ve aç kimselerin, talan ve soygun amacıyla bu katliamlara katıldıkları söylenebilir, ama yöneticiler bununla yetinmediler. Çünkü, Ermeniler daha çok Kürtlerin eliyle öldü­rülsün istiyorlardı. Biz, Kürtlere, Ermenileri ortadan kaldırma­ları için emir verdik, maalesef öldürmekten çok talan yapıyorlar. Bu sözler, birinci kırım sırasında Muş'da görevli olan birine aittir. Saf birçok Kürt, sultan ve derebey emrettikleri için bu işi yaptığının farkında idi. Çok defa, Kürtler bu olaylarla ilgili ola­rak önceden Ermenilere haber ulaştırdılar… Birçok yerde yöneticiler, cezaevinde bulunan Kürt mahkumla­rı, -ki içlerinde katil ve eşkiyalar da vardı, Ermenileri öldürmeleri karşılığında serbest bıraktılar. Bu tür uygulamalara bütün Erme­ni kırımlarında rastlamaktayız. Abdulaziz Yamulki'nin belirt­tiği gibi, çeşitli bölgelerde mahkumlara Kürt giysileri giydirildikten sonra, gruplar halinde Erzurum, Diyarbakır gibi şehirlere gönderildiler. Birinci katliam sırasında bazı yörelerde yönetim, askerlere de Kürt giysileri giydirerek katliam yapmaya gönderdi… mahkumlar, kötü kişiler ve Hamidiye Süvari­leri, belirli bir yerde toplanıyor, yöneticiler kendilerine akıl verip duygularını okşadıktan sonra Ermenilerin üstüne gönderiyordu. Bu durumlara bizzat kendi gözleriyle tanık olmuş bir kısım Erme­niler, yazdıkları mektuplarda şunları anlatırlar:Halkı Ermenilere karşı harekete geçirmek için, gerekli ön hazırlıkları yapsınlar diye, ilkin bir miktar yabancı görevlendirilirdi. Bunlar, katliamdan önce ve sonra çeşitli suçlar icadediyor, en çok da İsyancı olduklarını yayıyorlardı
Diyarbakırdaki Ermeni katliamlarına ilişkin Şevket Beysanoğlu katliamın bu güne uzanan ip uçlarını verir,Ermeni Kırımları  Diyarbakır’a vali olarak atanan Dr. Mehmet Reşit Bey’in(Şahingiray) gelmesiyle başlar. Beysanoğlu olayı şöyle anlatıyor: “Dr. Mehmet Reşit Bey göreve başlar başlamaz durumun vehametini, Müslüman halkın içinde bulunduğu gergin havayı hemen anlamış ve bazı önlemler alarak, girişimde bulunmak gereği duymuştur. İlk iş olarak, Mektupçu Bedri, Jandarma komutanı Rüştü, eşraftan Yasinzade Şevki, Pirinçzade Fevzi, Müftüzade Şeref beylerden oluşan bir Tahkik Heyeti oluşturdu. Peşinden, sivil halktan bir milis alayı teşkil edildi. Bu alayın başında Cemilpaşazade Mustafa Bey (albay) bulunuyordu. Diğer milis subayları şunlardır:Binbaşı Yasinzade Şevki(Ekinci)Yüzbaşılar: Zazazade Hacı Süleyman, Cercisağazade Abdulkerim, Direkçizade Tahir, Pirinçzade Sıtkı (Tarancı), Teğmenler: Halifzade Salih, Ganizade Servet(Akkaynak), Muhtarzade Salih, Şeyhzade Kadri(Demiray), Piranzade Kemal(Önen), Yazıcızade Kemal, Hacı Bakır” “Vali Dr. Mehmet Reşit Bey’in  İçişleri bakanlığına gönderdiği şifreli telgrafında(15 Eyül 1331), bölgeden sürülen Ermeni adedinin 120 bin olduğu bildirmektedir.”  Resmi rakamlara göre120 bin Ermeni Musul’a göç ettirilerek “temizlenmiştir”. İşin aslı 120 bin Ermeni’nin soykırıma uğratıldığıdır.
Gül Ağa, Hacı Bedir Ağa, Kürt Musa Beğ, Cercişzade Yusuf (Göksu), Kör Hüseyin de adı geçen Kürt egemenlerinin  bir bölümüdür.
Naci Kutlay, Diyarbakır’da olanları ve Kürtlerin rolüne ilişkin:”1915 Ermeni olaylarında Diyarbakır’ın önde gelen Kürt eşrafı devletle birlikte gerekeni yaptılar. Dr. Reşit 1.Dünya Savaşı sonunda Ermeni öldürülmeleri nedeniyle İstanbul’da yargılandı. İdama mahkum edilen Dr. Reşit Bekir Ağa Bölüğü hapishanesinden kaçtı ve Şişli’de sıkıştırılınca intihar etti. Bunları ancak yaşlı Diyarbakırlılar bilir. Kürtler de bu konuları konuşmadılar. Ziya Gökalp, Pirinççizade Feyzi, Zülfü Tigrel ve Süleyman Nazif de Ermeni öldürülmelerinden suçlanarak İngiltere yönetimindeki Malta Adası’na sürüldüler. Kurtuluş Savaşı içinde bırakıldılar. Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey Ermenilere kötü muamelede bulunmadığı ve emirleri yerine getirmediği için Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Beyi Diyarbakır’a çağırttı ve yolda Çerkez Harun çetesine öldürttü.”Diyarbakır kasabı Dr.Reşit’in, Bedirhani’lerin damadı olduğunu da buraya ekleyelim.
Garo Sasuni Ermeni ve Kürt ilişkilerini incelediği eserinde, Kürtleri Ermeni Soykırımına katılmalarını temel etmenlerinden biri olarak, Ermenilerle Kürtlerin  siyasi tutumları arasındaki açık olarak görülen ayrılık nedeniyle ayrı kamplarda yer almalarının önemle altını çizmektedir.
Sasunı, Kürt egemenlerinin katliama katılmalarının sınıfsal rolü gereği olduğunu vurgular, Kürt memur ve subayların ise neredeyse Türkleşmiş olduklarını, az sayıdaki hür fikirli Kürt aydınlarının ise meşrutiyetle birlikte bağımsızlıkçı çizgiden uzaklaştıklarını, bağımsızlık propagandalarından vazgeçerek, Kürdistan sorununu Ermeniler gibi meşrutiyet rejimindeki Osmanlı devletinin gelişmesine bağladıklarını ve anti-Türk hareketlerini durdurarak, önceleri Kürdistan’ın bağımsızlığına kendilerini adamışken, bağımsızlığı hedef tutan aktif hareketlerini ikinci plana iterek, herkesin bildiği basit sözler söylemekten daha ileri geçmeyerek, dikkatleri kürt ulusu’nun kültürel rönesansı üzerine yönelttiklerini ve süreç içinde etkisizleştiklerini ifade eder. Bu etmenlerin Kürtlerin meşrutiyet karşısındaki konumlarının katliama iştirak etmelerini kolaylaştırıcı  şartlarını oluşturduğunu Kürt egemenlerinin, Ermenileri iktidarlarına karşı tehlike görmeleri, Ermenilerle Kürt feodalleri arasındaki toprak sorunu, az sayıdaki aydınların etkisizliğini katliamın kolaylaştırdığını etkenler olarak kaydeder.
Burada şunu da kaydedelim ki; Soykırımda gerek Alman etkisi ve gerekse Kürtlerin suç ortağı olarak kullanılması İttihat Terakki ve ardıllarının rolünü azaltmaz.
Bazı Kürt ailelerin Soykırıma dahil olmamaları ihmal edilebilir boyuttadır ve Soykırıma maruz kalan insanların bir kısmının (ne şekilde olursa olsun) hayatını kurtarmaları da Anadolu’dan sökülen bu ulusun dramının ayrı bir parçasıdır.


Gerçekten tartışma isteği var mı?
Konunun tartışılma isteği de yoktur. ″Meselâ, günümüzdeki hür Ermenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı sayın Levon Ter Petrosyan, Ermenistan’ın Anayasasından soykırım maddesini çıkarttırmış ve söz konusu maddenin resmi hüviyet kazanabilme ihtimâlini böylece önlemiş, Türkiye Ermenistan ilişkilerinin düzeltilip normale çevrilebilmesi için, elinden geleni yapmıştı... Bir türlü olumlu bir netice alamamıştır. Çünkü Türkiye (önce Azerbaycan ile anlaşma) şartını kesin şekilde ileri sürmekteydi.″

″Kendisi de tarihçi olan Ter Petrosyan, Soykırım sorununu hemen çözemeyiz, devletler olarak bu konuyu gündemimize almayalım ve zamana yayalım diyerek bu iki sorunu birbirinden ayırmayı teklif ediyordu. Türkiye bu inceliği anlamadı bile ve Ermenistan devletinden, diasporadaki soykırım faaliyetlerine son vermesini istedi. Sonuçta, Ter Petrosyan’ın  İşi tarihçilere bırakalım’ teklifi, Türkiye’den gerekli ilgiyi görmeyince onun başını yedi. Cumhurbaşkanlığını kaybetti.″
“Türkiye’de sansürlü,kontrol altında, dokunulmayan bir tarih var. Bilim özgürlüğünün olmadığı bir yerde neyi tartışacaksınız. Nasıl ve ne biçimde tartışacaksınız. Soy kırıma uğramış bir halkın çocukları, tarihçileri Esat Uras'ın ya da Hasan Tankut'un talebeleriyle nasıl tartışma zemini bulup, gerçeğe nasıl yaklaşma olanağı elde ede­cekler? Bir diğer sorun da şudur: Gerçeği gören, yaklaşan, yakalayan, ya da yakalamak isteyen Türkiyeli bilim adamları, insan hakları savunucuları, artık cezai müeyyideleri göze almak zorundadırlar. Artık yasal olmayan vatan hainliği ile cezalandırılmak tehlikesi söz konusudur.”
Son olarak 1500001. kurban olarak Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in herkesin bilgisi dahilinde katledilmesi, tartışmanın neresinde durulduğunun  açıkça ilan edilmesinden başka bir şey değildir.

Ermenilerin istemleri
Ermenilerin istemlerine gelince; Resmi görüş, Soykırımın tanınmasının beraberinde toprak istemini getireceğinde hala ısrarlıdır: “Türkiye’nin yapmadığı bir soykırımı tanıması beklenemez. Bunu isteyen Ermenilerin ve onlara destek olan Türkiye’deki aymaz çevrelerin bunun arkasında bir tazminat ve toprak talebinin geleceğini bilmemeleri mümkün değildir.”
19 Ocak 2007 tarihinde katledilen Ermeni aydınlarından Hrant Dink, Ermenilerin Geçmişte yaşadıklarının farkına varılmasını ve acılarının paylaşılmasını istediklerini söylemektedir: “Ermenilerin büyük çoğunluğu, Türkiye’nin geçmişte yaşananların farkına varmasını, üzüntülerini belirtmesini, Ermenilerin acısını paylaşmasını istiyor. İlişkilerin bundan sonra sorunsuz olmasını arzu ediyor. Bu çoğunluğa katılmayan ama aktivist de olmayan bazı kesimler de var ki, onlar yapılan haksızlığın ödenmesini de istiyorlar, tazminat beklentisi içindeler. Bir de çok uçta olan bazı aktivist gruplar var. Bunlar arasında toprak isteyenler de bulunuyor. Ama şu var. Ermenistan devletinin bugün Türkiye’den bir toprak beklentisi yok... Ermenistan’ın tazminatla da ilişkisi yok. Tazminatın ancak bireysel bir talep olabileceğini düşünüyor. İsterlerse başvururlar mahkemeye, alırlarsa alırlar, alamazlarsa alamazlar diyor.”

Son söz olarak
Ermeni Sorunu’na ilişkin son günlerde, Hrant Dink’in katledilmesi sonrasında yaşananlar öğreticidir. Cinayet sonrasında sergilenenleri vahim kelimesiyle anlatmak kifayetsizdir. Siyasilerden  ve normal vatandaşa kadar  her kesimin, ekranlardan-gazetelere-sokaklara- stadyumlara kadar her yerde sergiledikleri tavır akıl almaz düzeydedir. Hrant Dink Ermeni olduğu için herkesin bilgisi dahilinde ölüme gönderilirken, cesur evladını kaybeden Ermeni Halkının  acısının  paylaşılmasına izin verilmemektedir. Refleks bilinçaltında var olan 1,5 milyon Ermeni’nin öldürülmesinin utancından kaynaklanmaktadır.
“Eğer Türkiye’de resmi ideolojinin ısrarla iddia ettiği gibi, Cumhuriyet, ‘Eski Rejimi’ [Ancién Régime] tasfiye etmiş olsaydı, bugün ne Ermeni Faciasıyla ilgili inkârda ısrar edilir, ne de Hrank Dink hunharca bir cinayete kurban giderdi. Sadece bu siyasi cinayet bile, yakın tarihimizi saran sis perdesinin neleri nasıl örttüğünü göstermeye yeter.”17 yaşındaki sözde katilin VIP muamelesi görmesi başka türlü nasıl izah edilebilir.
1915’in kökleri günümüze kadar uzanmaktadır, refleksin temeli bu köklerdir, kapitalistin sermayesinin temelinde, bürokratın başarı hanesinde, feodalin egemenliğinin kaynağında 1915’in derin izleri vardır. Sorun tarihle hesaplaşamamaktan kaynaklanmaktadır. 1915’in bu derin izleri sorunun çözümsüzlüğünün temel kaynağı olarak önümüzde durmaktadır. Bu iz zinciri ile yüzleşilemedikçe sorunun çözümsüzlüğü ve kangrenleşmesi kaçınılmazdır. Sorun sistemin niteliğinde gizlidir. Sistemin niteliğini gizleyen sis perdesinin kaldırılması, sorunun çözümünde en önemli adım olarak önümüzde durmaktadır.