Ermeni soyunun 1915'te imhasında, 1895 ve diğer yıllardaki katliamlarda Türk harekâtlarına engel oluşturmayan bazı zorluklar yaşanmıştı. Daha önceki olaylar sırasında Ermeniler çok az güce ve direnme yöntemlerine sahiptiler. O günlerde Ermenilerin askeri eğitim almasına, Türk ordusunda görev yapmalarına ve askeri rütbeler almalarına izin verilmemekteydi.Daha önce de söylediğim gibi, 1908’de devrimciler idareyi ele geçirdiklerinde bu tür ayrımcı uygulamalara son verilmişti. Hıristiyanların o dönem silahlanmalarına izin verilmesine paralel olarak, eşitlik ve özgürlük heveslisi otoriteler de, onları böyle davranmaya özendirdiler. Bu yüzdendir ki, 1915lerin başlarında her Türk şehri, askeri anlamda eğitim almış, tüfek, tabanca ve farklı savunma silahları taşıyan binlerce Ermeni ile doluydu.Van’daki operasyonlar bir kez daha bu insanların silahlarını uygun bir menfaat uğruna kullanabileceklerini açığa vurdu. Böylece bu seferki Ermeni Katliamının Türklerin savunmasız Ermeni kadın ve erkeklerine yapmayı çekinmedikleri toptancı bir kasaplık niteliğinden sıyrılıp daha ziyade bir savaş olacağı aşikâr hale geldi. Eğer bir soyun katliam planı başarılıyla olacaktıysa, bunu için atılması gereken iki başlangıç adımı vardı: tüm Ermeni askerlerini güçsüz hale getirmek ve bütün şehirlerdeki ve köylerdeki tüm Ermenilerin silahlarını elerinden almak.Ermenistan’ı kılıçtan geçirimeden önce, Ermenistan savunmasız hale getirilmeliydi.


1915lerin başlarında Türk ordusunda görev yapan Ermeni askerlerinin statülerinde değişiklikler oldu.Bu zamana kadar çoğu savaşçı olan bu insanlar şimdi rütbelerinden mahrum edilmiş ve sıradan işçilere dönüştürülmüşlerdi.Ülkeleri için daha önce topçu ve süvari olarak hizmet veren bu eski askerler, bundan sonra kendilerinin yol işçisi ve hamal olarak çalışacaklarını keşfediyorlardı.Ordunun tüm levazımatını sırtlarında taşıyan bu insanlar, taşıdıkları ağır yükün altında tökezlerken bir taraftan da Türklerin süngü ve kamçıları altında kendi yorgun ve tükenmiş bedenlerini Kafkas dağları arasında taşımaya mecbur ediliyorlardı. Bu insanlar bazen kendi yollarını açmak için, yükleriyle beraber bellerine kadar karın içine saplanıp, yürümek zorunda kalıyorlardı.Bu insanlar hemen hemen günün tümünü açık havada geçirmek zorunda olup, sadece nadir olarak angaryacılarının sonu gelmeyen dürtmeleri kesildiğinde toprak üzerinde geceleyip uyuma şansını yakalıyorlardı. Onlara verilen sadece ekmek kırıntılarıydı; kendilerini kötü hissetliklerinde düştükleri yerde terk ediliyorlardı. Belki de başlarındaki Türk zalimlerin onları bu kadar uzun süre durdurmalarının sebebi kıyafetlerine varıncaya dek onlara ait her şeyi çalmak istemeleriydi. Sağ kalanlardan menzile ulaşmayı başaranlar olduğunda ise, onların da orada katledilmesi hiç de az rastlanır bir şey değildi.Ama Ermeni askerler çoğu kez daha da süratli bir şekilde bertaraf ediliyorlardı; çünkü hemen oracıkta vurulmaları genel bir uygulama haline gelmişti. Neredeyse her durumda aynı yöntem uygulanıyordu.Şuradan ya da buradan toplanan 50 veya 100 kişilik küçük gruplardan oluşan insanlar toplanacak, dörtlü gruplar halinde birbirlerine bağlanacak, daha sonra da köylerine az mesafe uzaklıkta olan ıssız, içerlek yerlere doğru yürütüleceklerdi. Daha sonra aniden bir tüfek sesi dolduracaktı havayı ve refakatçi görevinde olan Türk asker kasvetli ve iç karatıcı bir yüzle görev mahaline geri dönecekti.Cesetleri gömmeye gönderilenler genel olarak değişmeyen bir manzarayla, çıplak bedenlerle karşılaşacaklardı, çünkü alışılagelmiş olarak Türkler o insanların tüm kıyafetlerini çalmış olacaklardı.Dikkatimi çeken olaylardan biri de, katillerin bu insanları vurmadan önce onları kendi mezarlarını kazmaya zorlayarak, kurbanların acılarına bir yenisini eklemeleriydi.


Konsoloslarımız raporlarından birinde yer alan ve halen Amerika Dışişleri Bakanlığı kayıtlarının bir bölümünü oluşturan bir olaydan bahsetmek istiyorum. Temmuz ayının başlarında 2.000 Ermeni 'amele'si Harput'tan yol yapımına sevk edildi. Kasabanın Ermenileri bunun ne anlama geldiğini anladılar ve Validen merhamet dilediler. Fakat Vali adamların bir zarar görmeyecekleri konusunda ısrarlıydı ve hatta Alman misyoneri Ehemann'dan eski askerlerin korunacağına dair onur sözü vererek, panigin önlenmesi için yardım bile istedi. Ehemann Valiye inandı ve halkın korkusunu yatıştırmak için elinden geleni yapmaya çalıştı. Fakat neredeyse bu 2.000 kişinin tümü katledildi ve cesetleri bir mağaraya atıldı. Sadece bazıları kaçabildiler, bu sebepten dolayı da katliam haberleri tüm dünyaya yayılmaya başladı. Sadece birkaç gün sonra, 2.000 kişilik bir asker grubu daha Diyarbakır'a gönderildi. Bu adamları araziye göndermelerini istemelerinin tek nedeni onları orada kolaylıkla katledilebilecek olmalarıydı. Direnme veya firar etme gücünü bulamamaları için bu zavallılar sistemli bir biçimde aç bırakıldılar. Hükümet görevlileri kafilenin önünden giderek Kürtlere kafilenin yaklaştığını bildirip, gereken görevlerini yapmaları konusunda onlara emirler verdiler. Bu aç ve zayıf düşmüş insanların üstüne yalnızca Kürt aşiret üyeleri dağlardan çullanmakla kalmadılar, aynı zamanda Kürt kadınları da Hiristiyan öldürüp Allah katında sevaba girmek için kasap bıçaklarıyla bu insanlara saldırdılar. Bu katliamlar sıra dışı veya gizli kapaklı gerçekleştirilen olaylar degildiler; bu anlattığım olay kadar daha pek çok korkunç öykü sıralayabilirim. Bütün imparatorlukta yürütülen sistematik bir mücadele vardı. Bu mücadele, yalnızca yeni bir Ermeni nesli üretebilecek tüm kadınları ortadan kaldırma amacı degil, nüfusun zayıflatılan halkasını kolay bir av haline getirmek amacıyla tüm sağlıklı erkekleri öldürme hedefini de taşıyordu.




Resim 43. Abdülhamit. Tarihte "kızıl Sultan" olarak bilip, Gladestone tarafından "muhteşem katil" olarak adlandırılmıştır. Onun Ermeni sorunundan kurtulmak için geliştirdiği devlet politikası tüm Ermeni ulusunu yok etmekti. Onu bu görevi tamamlamasını engelleyen sadece İngiltere'ye, Fransa'ya, Rusya'ya ve Amerika'ya duyduğu korkuydu. Onun halefleri olan Enver ve Talat bu ülkelere karşı daha fazla korku duymayarak, hedeflerindeki programı daha başarılı bir şekilde sürdürdüler.


Silahsız askerlere yönelik gerçekleştirilen bu katliamlar son derece korku verici olsa da, silah gizlediğinden kuşku duyulan Ermenilere uygulanan muameleyle kiyaslanıldığında lütuf ve adil sayılırdı. Hiristiyanlar köylere ve kentlere herkese silahlarını karargâhlara getirmesini emreden duvar ilanları yapıştırılmaya başlandığında doğal olarak korkmaya ve paniklemeye başladılar. Bu emir bütün vatandaşlar için geçerli olsa da, Ermeniler Müslüman komşularının silah bulundurmalarına izin verilirken, kendilerinin savunmasız kalmaları halinde başlarına neler geleceğini, sonucun ne olabileceğini gayet iyi anlayabiliyorlardı. Ancak baskı altındaki insanlar çoğu zaman emre itaat ettiler, ardından Türk görevliler onların bir "ihtilal" planlanmakta olduklarının kanıtı olarak büyük bir mutlulukla tüfeklere el koydular ve kurbanları ihanet suçlamasıyla cezaevine attılar. Binlerce Ermeni çok basit bir sebepten dolayı silah teslim etmedi, çünkü teslim edecek hiç silahları yoktu; oldukça çok sayıda insansa vermeyi inatla reddetti, reddetmelerinin sebebi herhangi bir isyana kalkışacaklarından degil, planlanmakta olan zulme karşı yaşamlarını ve kadınlarının ırzını korumak idi. Boyun egmeyen bu kişilere uygulanan ceza modern tarihin en korkunç gerçeklerinden biri olmuştur. Aramızdan birçoğu işkencenin idari ve adli bir önlem olarak uzun süre yürürlükte kalmış olduğuna inanıyoruz, ancak ben tüm bunların yanında o sıralar tüm Türkiye'de gerçekleştirilenlerin, en az karanlık çağlarda yaşanan korkunç sahneler kadar berbat olduğuna da inanıyorum. Türk jandarmalar için hiçbir kutsallık yoktu; saklanmış silahları arama bahanesiyle kiliseleri yağmalıyor, minberlere ve kutsal eşyalara son derece kötü davranıyor ve hatta Hiristiyan ayınlerını taklit eden ayinler düzenleyip, onlarla alay ediyorlardı. Hükümete karşı kışkırtma hareketinin merkezinde oldukları iddiasıyla papazları bayıltana kadar dövüyorlardı. Kiliselerde hiç silah bulamadıklarında, bazen piskopos ve papazları tabanca, tüfek ve kılıçla silahlandırıp, kanuna rağmen silah bulundurmaktan divani harbi örfiye çıkartıyorlar ve onları fanatik serserilerin ağına düşürmek için sokaklarda yürütüyorlardı. Jandarmalar kadınlara da erkeklere davrandıkları gibi acımasız davranıyorlardı. Silah saklamakla suçlanan kadınların çırılçıplak soyularak yeni kesilmiş dallarla kırbaçlandığına dair pek çok kayıt vardır ve bu dayaklar çocuklu kadınlara bile atılıyordu. Bu aramalarda şiddet o denli yaygındı ki, Ermeni kadın ve kızları, daha jandarmalar yaklaşırken ormana, tepelere veya dağlardaki mağaralara kaçıyorlardı.

Her yerde süregelen aramalara hazırlık olarak, köy ve kasabalardaki güçlü adamlar tutuklandı ve hapse atıldılar. Burada işkenceciler kurbanlarının "ihtilalci" olduklarını, itiraf etmelerini ve silahlarını gizledikleri yerleri ifşa etmelerini sağlamak için tüm zalim hünerlerini gösterdiler. En yaygın uygulama, mahkûmu, her iki yanda birer memurun durduğu bir odaya almaktı. Sonra falaka başlıyordu. Bu, Doğu'da pek yaygın bir işkence usulüdür. Başlangıçta pek acı hissedilmez; fakat zaman geçtikçe acı giderek artar, ayaklar şişerek patlar ve bu muameleye maruz kalındıktan sonra çoğunlukla ayaklar kesilmek zorunda kalınır. Jandarmalar Ermeni kurbanlarını kendinden geçene kadar falakaya çekerlerdi; sonra yüzüne su dökerek onu ayıltmaya çalışırlar ve tekrar falakaya başlarlardı. Eger kurbanlarına istediklerini itiraf ettirmeyi başaramazlarsa, kullanabilecekleri daha çok başka yöntemleri vardı. Örnegin kaş ve sakallarını tek tek yoluyorlar, el ve ayak tırnaklarını söküyorlar, gögsünü kızgın demirle dağlıyor, kızgın kerpetenle etlerini kopartıyor ve ardından yaraya kızgın yağ döküyorlardı. Bazen İsa'nın Çarmiha gerilmesini taklit ederek el ve ayaklarından tahtaya çakıp, kurban acıdan kıvranırken bağırıyorlardı: "Hadi, İsa gelsin de yardım etsin sana!"

Bu ve burada anlatmaya çekindiğim farklı işkenceler genelde geceleri yapılıyordu. Türkler cezaevlerinin çevresine toplatılıp, zurna ve davul çaldırıyorlardı, böylece kurbanların çığlıklarının köylülere ulaşmasını engelliyorlardı.

Ermenilerin bu acılara dayanabildikleri ve teslim edecek silahları olmadığı için teslimi reddettikleri binlerce olay vardır. Ancak yine de işkencecilerini ikna edemiyorlardı. Dolayısıyla aramaya gelenler olacağı haberleri duyulunca, Ermeniler Türk komşularından silah satın almaya çalışıyorlardı, böylece arama olduğunda silahları teslim ederek bu korkunç işkenceden kurtulabiliyorlardı.

Bir gün yapılan tüm bu işkenceleri dile getiren sorumlu bir Osmanlı görevlisiyle bu muamele tarzını tartışıyordum. Bu olayları Hükümetin kışkırttığını ve bütün resmi görevdeki Türkler gibi onun da nefret edilen ırka yönelik bu davranış tarzını içtenlikle onayladığını gizlemeye çalışmadı. Bana tüm bu ayrıntıların İttihat ve Terakki Cemiyetinin merkezinde geceler boyu görüşülen konular olduğunu söyledi. Her yeni acı çektirme yönteminin parlak bir icat gibi görülüyor ve düzenli katılımcılar yeni bir işkence keşfetmek için beyinlerini patlattıklarından bahsetti. İspanyol Engizisyonunun ve başka tarihi işkence kurumlarının kayıtlarını bile incelediklerini ve oralarda bulunan tüm teknikleri kullanmaya karar verdiklerini söyledi. Bu tüyler ürpertici yarışmanın galibinin kim olduğunu açıkça söylemedi fakat faaliyetlerinden daha öncede bahsettiğim Van Valisi Cevdet Bey'in ünü tün Ermenistan'a yayılmıştı. Cevdet bu ülkenin her köşesinde "Başkale nalbandı" olarak biliniyordu çünkü bu işkence uzmanı, Ermeni kurbanlarının ayaklarına at nalı çakarak, bütün işkenceler arasında başyapıt olabilecek bir işkence yöntemi keşfetmişti.


Ancak o dönemin gazetelerinde anlatılan olaylar Ermeni mezalimini tam olarak oluşturmamaktaydılar, sözü edilen şeyler ırkın imhasının hazırlık aşamalarıydı sadece. Jön Türkler selefleri Abdülhamit'ten daha becerikli davranıyorlardı. Tahtan indirilen Padişahın emri sadece "Öldür, öldür" iken, Osmanlı demokrasisi yepyeni bir plan oluşturmuştu. Tüm Ermeni ırkını katletmek yerine tehcir etmeye karar vermişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun güneyinde ve güneydoğusunda Suriye çölü ve Mezopotamya vadisi yer alır. Bu bölgenin bir kısmı bir zamanlar gösterişli bir uygarlığa sahne olmuştu, fakat son beş yüzyıldır Türk egemenliğine tabi ülkelerle aynı alın-yazısını paylaşmıştı ve şimdi kent ve kasabası olmayan, hayata dair izler bulunmayan ve sadece birkaç vahşi ve bağnaz Bedevi aşiretin yaşadığı, kasvetli, işsiz bir yere dönüşmüştü. Bu çölü, yalnızca çok çalışkan işçiler, uzun yıllar harcayarak herhangi bir halkın yaşayabileceği katlanılabilir bir yer haline getirebilirlerdi. Merkezi Hükümet imparatorluğunun çeşitli bölgelerinde yaşayan iki milyondan fazla Ermeni'yi toplama ve onları bu işsiz bölgeye sürme niyetini ilan ediyordu. Bu tür bir tehcir hareketine girişmeleri halinde, gaddarlık ve adaletsizliğin doruğuna ulaşılmış olacaktı. Aslına bakarsak, Türklerin kuracakları bu yeni ülkeye Ermenileri yerleştirmek gibi bir düşünceleri hiçbir zaman olmamıştı. Çoğunluğunun asla varamayacağını ve varmayı başaranların da açlıktan veya susuzluktan öleceklerini veya vahşi Müslüman çöl aşiretlerince öldürüleceklerini biliyorlardı. Tehcirin gerçek amacı soygun ve imhaydı, bunların yanı sıra da gerçekten yeni bir katliam yöntemini temsil ediyordu. İttihatçı otoriteler tehcir emrini vererek, bir ırkın ölüm ilanını çıkartmış oluyorlardı, bunu çok iyi biliyorlar ve benimle olan sohbetlerinde bu gerçeği hiçbir şekilde saklamaya kalkışmıyorlardı.




Tehcirlere 1915 yılının ilkbahar ve yaz ayları boyunca devam edildi. İstanbul, İzmir ve Halep gibi büyük kentler bu uygulamalardan ayrı tutuluyordu; fakat bunların dışında, tek bir Ermeni ailesinin bile yaşadığı hemen bütün yerler şimdi bu anlatılamaz trajedilere sahne oluyordu. Eğitimi veya serveti ne olursa olsun, hangi sosyal sınıfa mensup olduğuna bakılmaksızın, tek bir Ermeni bile emrin dışında tutulmadı. Bazı köylere, bir veya iki gün önceden tüm Ermeni halkının belirtilen tarihte halka açık bir yerde hazır bulunmasını emreden ilanlar asıldı ve başka yerlerde de emri iletmek üzere sokaklarda tellallar dolaştırıldı. Bazı köylerde iş en küçük bir uyarıda bile bulunulmadı. Jandarmalar herhangi bir Ermeni'nin evinin önüne geliyor ve evdekilerin kendilerini izlemesi emrini veriyorlardı. Ev işleriyle meşgul kadınları kiyafetlerini bile değiştirmelerine izin vermeden götürüyorlardı. Polisin halka hissettirdiği duygu, Vezüv'ün lavlarının Pompei'nin üstüne çöktüğü andaki duyguya benziyordu. Kadınlar legenlerin başından, çocuklar yataklarından alınıyor, ekmekler ocakta kalıyor, yemekler yarım bırakılıyor, öğrenciler kitapları açık halde okullardan çıkartılıyor ve erkekler sabanlarını tarlalarda, sürülerini dağların eteklerinde bırakmaya zorlanıyordu. Yeni doğum yapmış kadınlar bile bebeklerini yataklarında terk ederek evden çıkmak ya da yavrularını bırakmadan, onları kucaklarına alıp, panik içindeki kalabalığa karışmak zorundaydılar. Aceleyle kapabildikleri bir şal, bir battaniye, belki bir-iki lokma yiyecek gibi şeyler evlerinden alabildikleri yegâne şeylerdi. Endişeyle yönelttikleri "Nereye gidiyoruz?" sorularına jandarma tek bir cevap veriyordu: "İçerlere doğru." Bazı hallerde mültecilere özel eşyalarını ve ev eşyalarını elden çıkartabilmeleri için birkaç saat, çok nadir durumlarda birkaç gün veriliyordu. Elbette bu da bir tür soygun anlamına gelmekteydi. Ermeniler sadece Müslümanlara satış yapabilirlerdi ve hem alıcı hem de satıcılar, bir ömre ait birikimleri elden çıkartmak için sadece bir ya da iki günlerinin olduğunu bildiklerinden dolayı, fiyatlar degerlerin çok altında oluyordu. Dikiş makineleri bir-iki dolar ediyorlardı yalnızca. Bir sığır bir dolara gidiyor, bir ev dolusu mobilya neredeyse para bile etmiyordu. Çoğu zaman Ermenilerin bu komik fiyatlara bile satış yapmaları veya Türklerin satın almaları yasaklanıyordu; Hükümetin, mecburen geride bırakacakları borçlarını ödemek için eşyalarını satmayı planladığı ileri sürülerek, mobilyalar mağazalara konuluyor veya yağmaya elverişli kamuya açık yerlerde toplatılıyordu. Hükümet yetkilileri Ermenilere tehcirin geçici olduğunu, savaştan sonra tekrar geri getirileceklerini, dolayısıyla evlerini satmalarına izin verilmeyecegini de söylüyorlardı. Ermeni mahallelerine Türkiye'nin farklı yerlerinden getirilen Müslüman muhacirler yerleştirilmeye başlandıklarında, eski mal sahipleri köyü güç bela, ancak terk edebilmişlerdi. Aynı şekilde para, yüzük, saat ve mücevher gibi tüm değerli eşyalar, daha güvenli saklanabilmeleri için ve dönüşlerinde geri verilmek üzere polis karakollarında "emanete" alınıyor ve ardından Türkler arasında paylaştırılıyordu. Ancak Ermeni muhacirler bu soygunları pek umursamıyorlardı, çünkü gözlerinin önünde çok daha korkunç ve acı verici sahneler yaşanıyordu. Erkeklerin sistematik imhası devam ediyordu; daha önce belirttiğim zulümlerden geçen erkekler şimdi başka türlü şiddetle karşı karşıya idiler. Kafileler yola çıkmadan önce genç erkekleri ailelerinden ayırmak, onları dörderli gruplar halinde bağlamak, yerleşim yerinin dışına götürmek ve orada kurşuna dizmek olağan hale gelmişti. Halkın önünde yargılanmadan insanlar aşılıyordu, tek bir gerekçe vardı asılanların Ermeni asıllı olması. Jandarmalar, egitimli ve etkin kişileri yok etme konusunda özellikle bir arzu duyuyorlardı. Amerikan konsolosları ve misyonerlerinden bu tür eylemlerle ilgili raporlar alıyordum devamlı. Aktardıkları olayların çoğunu yaşamım boyu unutamayacağım. Ankara'da on beş ile yetmiş arasındaki tüm Ermeni erkekleri tutuklandı, dörderli gruplar halinde bağlandı ve Kayseri'ye götürülmek üzere sevk edildiler. Bes ya da alti saatlik bir yolculuktan sonra tenha bir vadiye ulasmislardi ki, bir grup köylü sopa, çekiç, balta, tirpan, testere ve belle üzerlerine saldirdi. Bu alet edevat tabanca ve tüfekten daha acil bir ölüme neden olmanin disimda, Türklerin ifadesiyle, çok daha tasarrufluydu, çünkü barut ve kovan gerektirmiyordu. Böylelikle, varlikli ve yetiskin tüm erkekler dâhil olmak üzere, Ankara'nin erkek nüfusu yok edildi ve ölümcül biçimde sakatlanmis vücutlari, vahsi hayvanlarin bulundugu vadiye terk edildi. Bu eylemin tamamlanmasinin ardindan köylüler ve jandarmalar yerel bir kahvede toplandi, notlarini karsilastirip, öldürdükleri "gâvur" sayisiyla övündüler. Trabzon'da adamlar mavnalara doldurulup, Karadeniz'e götürtüldüler; jandarmalar onlari mavnalarda vurup, cesetlerini denize döktüler. Dolayisiyla kafilelerin yola çikmasi için hareket emri verildiginde, kafile sadece kadin, çocuk ve yasli erkeklerden olusuyordu. Gelecekte onlari kaderlerini yok etmeye götüren yolundan koruyabilme ihtimali olan herkes yok edilmisti. Ahali yola çiktiginda, kentin valisi alay edercesine "iyi seyahatler" diliyordu. Kafile harekete geçmeden önce kadinlara Müslüman olmalari teklif ediliyordu. Bazilari yeni dini kabul etseler bile sikintilari bitmiyordu. Dönmeler, mümin olarak yetistirilmelerine riza göstererek çocuklarini Müslüman Yetimhanelere birakmaya zorlaniyorlardi. Ardindan kendilerinin de Hiristiyan kocalarini birakip Müslümanlarla evlenerek samimiyetlerini göstermeleri gerekiyordu. Eger iyi bir Müslüman kendisini es olarak almazsa, o zaman o kadin yine de sevk ediliyordu.



Resim 46. Van'daki Halk firini etrafinda toplanmis insanlar ekmek alabilme ümidiyle bekliyorlar. Bu insanlar daha önce bilgilendirilmeden evlerinden alindilar ve çöle dogru yürümeye zorlandilar. Binlerce çocuk ve kadin hatta erkek bu zorunlu tehcir sirasinda, sadece açlik ve kötü yolculuk sartlarindan dolayi degil, ayni zamanda "muhafizlari"nin insanlik disi zulmü sebebiyle öldüler. .





Baslangiçta Hükümet bu kalabaligi korumak için biraz egilim gösterdi. Subaylar onlari genellikle, bazilari birkaç yüz, bazilari birkaç bin olmak üzere kafilelere ayirdilar. Bazi yerlerde sivil görevliler insanlarin yanlarina alabilmeyi basarabildikleri ev esyalarini tasiyacak kagnilar sagladilar. Görünüste kafilelere rehberlik etmek ve onlari korumak için her kafileye jandarma muhafiz birligi eslik ediyordu. Kollarinda veya sirtlarinda bebeklerini tasiyan giyinik kadinlar bastonlarin destegiyle yürüyen ihtiyar adamlarla yan yana yürüyorlardi. Çocuklar yalniz yürütülüyordu, herhalde bu da eglenebilmek için yeni bir sekildi. Daha varlikli muhacirlerin yanlarinda belki bir at veya bir esek oluyordu; bazi çiftçiler yanlarinda yürütecegi bir sigir veya bir koyun kurtarmayi basarmislardi ve bu karmakarisik alayda köpek, kedi, kus gibi evcil hayvanlari da görebiliyordunuz. Binlerce Ermeni kenti ve köyünden olusturulan bu umutsuz kafileler yola koyuldu; güneye giden bütün yollar onlarla doldu; geçtikleri her yerde toz bulutlari kalkiyor ve arkada çöpler, tabureler, battaniyeler, çarsaflar ve baska seyler kaliyordu. Kafileler hareket ettiginde muhacirler biraz insana benziyorlardi; ancak birkaç saat sonra yolun tozu yüzlerine ve giysilerine yapismaya basliyor, ayaklari çamur içinde kaliyordu ve yorgunluktan iki büklüm ve "muhafizlari"nin acimasizligi karsisinda çilgina dönmüs gruplar yeni ve tuhaf bir hayvan türüne benzemeye basliyorlardi. Ancak, 1915 yilinin Nisan ayindan Ekim ayina kadar geçen alti ayda Anadolu'daki hemen tüm karayollari bu tuhaf görüntülü sürgün gruplariyla doldu. Onlari, her vadiden geçerken ve hemen her dagin eteklerini tirmanirken görebilirdiniz; nereye gittiklerini bilmeksizin durmadan yürüyüp duruyorlardi ama sonunda tüm yollar ölüme götürüyordu. Köyler, kasabalar, ardi ardina daha önce detaylariyla anlattigim korkunç kosullar altinda Ermeni nüfusundan temizleniyordu. Bu alti ay boyunca, bilindigi kadariyla, yaklasik 1.200.000 insan Suriye çölüne dogru yola düstü. Atalarinin 2.500 yildir yasadiklari evlerinden ayrilirken, "bizim için dua edin," diyorlardi. "Bu dünyada tekrar görüsemeyiz, ama bir gün mutlaka karsilasiriz. Bizim için dua edin!"




Mezalim basladiginda, hemen hiçbir Ermeni, dogup büyüdügü köyü henüz terk etmemisti. Yolculuk yaptiklari yollar olsa olsa esek patikasinda biraz daha iyi haldeydi, birkaç saat önce düzenli bir yürüyüs alayi olarak baslamis olan sey kisa süre içinde daginik bir kalabalik halini aldi. Kadinlar çocuklarindan, kocalar karilarindan ayri düsüyorlardi. Yaslilar kisa zamanda aileleriyle baglantiyi kaybettiler ve savunmasiz, ayakta duramayacak hale geldiler. Kagnilarin sürücüleri, alacaklarini son kurusuna kadar aldiktan sonra, tasidiklari insanlarin ve esyalari ansizin asagiya attilar ve baska kurbanlar almak üzere köye döndüler. Böylece kisa bir süre sonra genci-yaslisi, hemen herkes yola yürüyerek devam etmek zorunda kaldi. Hükümetin, güya sürgünleri korumak üzere göndermis oldugu jandarmalar birkaç saat isinde iskenceci olup çikiyorlardi. Yürüyüsü yavaslattigini gördükleri kisileri süngüleriyle dürtüyorlardi. Dinlenmek için durmaya kalkisanlar veya bitap düsüp yere yigilanlar, acimasizca kalabaliga katilmaya zorlaniyorlardi. Jandarmalar hamile kadinlari bile süngülüyorlardi, sik sik oldugu gibi, eger içlerinden biri dogum yapacak olursa hemen kaldiriliyor ve yürüyüse devam etmeye zorlaniyordu. Tüm yolculuk boyunca Müslüman mukimlerle araliksiz sürtüsmeler yasandi. Jandarma müfrezeleri, Kürt asiretlerine kurbanlarin yaklastiklarin bildirmek üzere önden gidiyordu ve köylüler de uzun süredir bekledikleri firsatin geldiginden haberdar oluyorlardi. Hükümet cezaevlerini bile açmis ve yaklasan Ermenilere karsi iyi birer Müslüman gibi davranacaklarindan emin oldugu mahkûmlari serbest birakmisti. Dolayisiyla her kafile refakatçi jandarmalar, köylüler, asiretler ve çeteler olmak üzere çesitli siniflardan düsmanlar karsisinda bir ölüm kalim savasimi veriyordu. Ve unutmamaliyiz ki, bu yolculari savunabilecek erkeklerin hemen hepsi öldürülmüs veya amele olarak askere alinmisti ve sürgünlerin tüm silahlarina yolculuk baslamadan önce sistematik bir biçimde el konulmustu. Kurbanlar baslangiç noktasindan itibaren birkaç saat ilerlemislerdi ki, Kürtler daglardaki yerlesim yerlerinden indiler. Yeniden kizlarin üstüne çullanarak, peçelerini kaldirdilar ve güzel olanlari tepelere kaçirdilar. Arzularina alet edebilecekleri çocuklari kaçirdiktan sonra kalanlarin tümünü de acimasizca soydular. Sürgünlerin yanlarinda para veya yiyecek varsa onlari da alarak hepsini açliga mahkûm ettikten sonra onlar umutsuzca dua ederken ortami terk ettiler. Giysilerini çikartip, çaliyor hatta bazen hem erkekleri hem kadinlari tamamen çirilçiplak biraktilar. Kürtler, bütün bunlari yaparken, rahatça adam öldürüyorlardi, kadin ve yasli erkeklerin çigliklari da bu korkunç ortami daha da dayanilmaz kiliyordu. Açik arazideki saldirilardan kaçmayi basaranlari Müslüman köylerde yeni korkular bekliyordu. Köylerdeki Türk kabadayilar kadinlara saldiriyor, emellerine nail olduktan sonra çildirmanin esiginde sayiklarken onlari, ölüme terk ediyorlardi. Sürgünler veya sag kalmayi basaranlar öylesine korku dolu bir gece geçirdikten sonra ertesi sabah tekrar yola koyuluyorlardi. Jandarmalarin acimasizligi yolculuk uzadikça artiyordu. Yere düsen biri olursa olay yerinde süngülüyorlardi. Yüzlerce Ermeni açlik ve susuzluktan ölmeye basladi. Irmak kenarlarina geldiklerinde bile, jandarmalar, sirf iskence olsun diye, su içmelerine izin vermiyorlardi. Çölün yakici günesi yari çiplak vücutlari yakiyordu. Çölün sicak kumunda çiplak ayaklari yara içinde kaliyor, binlercesi düsüp ölüyor veya düstükleri yerde öldürülüyordu. Böylece baslangiçta saglikli insanlardan olusan bir grup birkaç gün içinde, çaresizlik içinde bir lokma yemek arayan, yollarda bulduklari ne varsa yiyen, maruz kaldiklari olaylardan akillarini kaçiran, çektikleri sikintilardan hastalanmis ve sürekli olarak süngüyle, kirbaçla ve degnekle dürtülen bir iskelet sürüsü haline geliyordu. Ve böylece, kafileler yol aldikça, arkalarinda tifüsten, dizanteriden ve koleradan ölen yasli erkeklerin ve kadinlarin, sirtlarinda tasidik1ari, açlik ve susuzluktan son nefeslerini vermis çocuklarin gömülmemis cesetleri olmak üzere bir baska kafilenin kalintilarini birakiyorlardi. Bebeklerini, korunmak üzere yabancilara vermeye çalisan kadinlar vardi ve bunu yapamayan kadinlarsa, hiç degilse aci çekmeden ve rahatça ölsünler diye yavrularini kuyulara atiyorlar veya çalilarin arkasina birakiyorlardi. Geride bir mecidiyeye veya yaklasik seksen cent'e köle olarak satilmakta olan ve alicilarin vahsi emellerine hizmet ettikten sonra fahiselige sürüklenen küçük bir kizlar ordusu kalmisti. Kalabalik, gömülmemis veya bir bölümü gömülmüs cesetlerin yanina uzanmis, hasta ve ölmekte olan insanlarla dolu bir dizi kamp yerinden geçiyordu. Havada akbaba sürüleri onlari izliyor, aç köpekler cesetler için birbirleriyle dövüsüyor ve kafileyi takip ediyorlardi. En korkunç sahneler irmak kenarlarinda, özellikle Firat'ta gerçeklesiyordu. Bazen, irmagi geçerken, jandarmalar kadinlari suya itiyor, yüzerek kurtulmaya çalisan herkese ates ediyorlardi. Bazen kadinlar namuslarini korumak adina, çocuklari kucaklarinda, kendileri nehre atiyorlardi.




Bir konsolosluk raporunda "Haziran'in son haftasinda, Erzurum Ermenilerinden bazi gruplar müteakip günlerde sevk edildi ve çogu güzergâh üzerinde vurularak veya bogularak katledildi" diye yaziyor. Firat'a atilan zengin ve yasli kadin Madam Zarouhi nehirdeki bir kayaya siki siki tutunarak kurtuldu. Kiyiya dogru yüzmeyi basarabildi, Erzurum'a döndü ve bir Türk arkadasinin evinde saklandi. Erzurum'daki 'Rus Kent Birligi' üyesi Prens Argoutinsky'ye, askerlerin yüzlerce çocugu nasil süngüleyip daha sonra Firat'a attiklarini, erkek ve kadinlarin nasil çirilçiplak soyulup, birbirlerine baglandiklarini ve nehre atildiklarini hatirladikça ürperdigini anlatti. Dedigine göre, nehrin Erzincan civarindaki kivriminda, binlerce ceset üst üste yigilarak bir barikat olusturmus, bundan dolayi da Firat yatagini tahminen yüz yarda degistirmis." Türk Hükümetinin "Ermenileri yeni evlere sevk etme" niyetinde olduklarini ciddiyetle belirtmeleri saçmadir; kafilelere gösterilen muamele Enver ve Talat'in gerçek amaçlarinin imha oldugunu açikça göstermektedir. Bu igrenç kosullarda güneye gönderilen kaç sürgün belirtilen yerlere ulasmistir? Tek bir kafilenin basindan geçenler bile bu tehcir planinin imha planina nasil dönüstügünün kanitidir. Söz konusu ayrintilar bana dogrudan Halep Amerikan Konsolosu tarafindan verilmis olup, su anda Washington'da Disisleri Bakanliginda dosyalidir. Çogunlukla kadinlardan, kizlardan ve çocuklardan olusan üç bin Ermeni, Haziran ayinin birinde bir kafile halinde Harput'tan ayrilmisti. Hükümet her zaman oldugu gibi , Bey'in komutasinda yetmis jandarmayi refakatçi tayin etmisti. Bu jandarmalar yine her zamanki gibi muhafiz olmaktan çok, iskenceci ve infazci idiler. Bey'in, Malatya'ya kadar güvenligi saglamasi için yalvaran kafileden 400 lira almasi üzerine yola çikmislar; çok geçmeden onlara yiyecek saglamak yerine onlari jandarmalarin merhametine birakarak kaçmis gitmis. Bu perisan yolcular Bagdat hatti üzerindeki ilk istasyon olan Ras-ül-Ayn'a kadar çok korkunç olaylara maruz kalmislar. Jandarmalar önden giderek, daglardaki yari vahsi asiretlere birkaç bin Ermeni kadin ve kizinin yaklasmakta oldugu haberini hemen yetistirmisler. Araplar ve Kürtler kizlari kaçirmaya baslamis, daglilar onlara tekrar tekrar tecavüz etmisler ve jandarmalar da seks âlemine bizzat katilmislar. Kafileye eslik eden birkaç erkek teker teker öldürülmüs. Kadinlar paralarini, agizlarinda ve saçlarinin arasinda saklamislar; bu yolla saklayabildikleri paralarla at satin almislar, ama daha sonra bu atlari Kürtlere çaldirmislar. Sonunda, on üç gün boyunca sorumlu olduklari insanlari soyan, döven, tecavüz eden ve öldüren jandarmalar hepsini kendi haline birakmislar. Iki gün sonra Kürtler de partiye katilmis ve hala hayatta kalmayi basaran erkekleri bir araya toplamislar. Yaslari 15 ila 90 arasinda degisen yaklasik 150 erkek bulmuslar, onlari hemen uzaga götürmüs ve hepsini dogramislar. Fakat ayni gün Sivas'tan gelen bir baska kafile Harput'tan gelen kafileye katilmis, böylelikle sayilari 18,000'e çikmis. Bu sefer baska bir Kürt Beyi komutayi almis ve ayni mevkii elde eden tüm adamlar gibi o da bunu yagma, zülüm ve cinayet için uygun bir firsat olarak ele almis. Kürt Reis tüm takipçilerini daglardan çagirmis ve onlara bu büyük Ermeni grubuna ne isterlerse yapabileceklerini söylemisler. Günler ve geceler boyu, en güzel kizlar kaçirilmis; bazen bu kizlar geri dönmeyi basarabilmis ve baslarindan geçenleri anlatmislar. Ayrica yürüyüsçüleri izleyemeyecek kadar yasli ve zayif ve hasta olanlar hemen öldürülmüsler. Bir köye ulastiklarinda oranin serserilerinin Ermeni kizlarina saldirmalarina göz yumuluyormus. Giderek küçülen bu kalabalik Firat'a vardiginda 200 erkek cesedinin suda yüzdügünü görmüsler. O zamana kadar sürekli soyulduklarindan artik üzerlerinde yirtilmis giysilerinden baska hemen hiçbir sey yokmus, ama Kürtler onlari da almislar ve kafilenin büyük bolümü bes gün boyunca kavurucu çöl günesinin altinda neredeyse çirilçiplak yürümüs. Sonraki bes günde de bir lokma ekmekleri veya bir damla sulari bile kalmamis. "Yolda binlercesi kirildi," diye yaziyor rapor, "dilleri odun kömürüne dönmüstü ve bes günün sonunda, nihayet bir çesmeye rastladiklarinda, bütün kafile oraya dogru kosturdu. Lakin oradaki polisler bir damla su bile almalarina izin vermedi. Amaçlari bir kupa suyu 3 liradan satmakti ve bazen parayi aldiktan sonra bile suyu vermiyorlardi. Baska kuyularin oldugu sair bir yerde bazi kadinlar kendilerini kuyuya atti, fakat su çekmek için ne bir kova vardi ne de ip. Bu kadinlar boguldu ve buna ragmen geride kalanlar o kuyudan su içti, kuyunun içi cesetle doluydu ve bu cesetler suyu kirletiyorlardi. Bazen kuyular sig oldugunda ve kadinlar asagi inip çikabildiginde, obur insanlar susuzluklarinin bir nebze olsun gidermek için onlarin islak, kirli elbiselerini yaliyor veya emiyordu. Bir Arap köyünden geçiyorlardi ki Araplar onlara merhamet edip, birkaç parça kiyafet verdiler. Bu insanlardan hala parasi olan kimileri kiyafet alabildi; lakin bazilari da ta Halep'e kadar çirilçiplak vaziyette gitti. Zavalli kadinlar utançlarindan neredeyse yürüyemiyorlar, iki büklüm ilerliyorlardi." On yedinci gün bir avuç yaratik Halep'e varmisti. 18,000 kisiden olusan kafileden sadece 150 kadin ve çocuk ulasmayi basarmis. Kalanlardan en güzel olanlar Kürtlerin ve Türklerin tutsaklari olarak hala yasiyorlardi; digerleri ölmüstü.




Bunun gibi dehset dolu seylerden, ayrintilara girmeden de olsa, söz etmemin tek nedeni, Ingilizce konusan kamuoyunun Türk olarak bildigimiz bu ulusun ne oldugunu anlamalaridir. Korkunç ayrintilari aktarmadim, çünkü bu Ermeni erkek ve kadinlarinin karsilastigi sadistçe tutumlari oldugu gibi anlatmaya kalksam, herhangi bir Amerikan yayinevi bunlari yayinlamazdi. Bu zavalli insanlar her gün, ancak insan aklinin en sapkin içgüdülerinin tasarlayabilecegi suçlarla ve ancak en alçak hayal gücünün tasavvur edebilecegi zulüm ve adaletsizliklerle yüz yüze kaldilar. Tüm insanlik tarihinin bunun gibi korkunç olaylari hiç yasamadigina eminim. Geçmisteki büyük katliamlar ve zulümler 1915 yilinda Ermeni irkinin çektigi acilarla karsilastirildiginda önemsiz kalir. On üçünü yüzyilin baslarinda Albigensiyanlar'in bogazlanmasi tarihteki en acili olaylardan biri olarak sayila gelmistir hep. Fanatizmin bu örneginde yaklasik 60,000 insan öldürülmüstür. Aziz Bartholomew katliaminda yaklasik 30,000 insan yasamini kaybetmistir. Bu tür zalimliklerden biri olarak görülen Sicilya Aksam Dualari 8.000 kisinin imhasina yol açmistir. Torquemada'nin yönetimindeki Ispanyol Engizisyonu hakkinda ciltlerce kitap yazilmistir, ancak onun yönetiminde gecen on sekiz yil boyunca yalnizca 8,000 kadar insan öldürülmüstür. Belki de tarihte Ermeni tehcirlerine en çok benzeyen olay, Yahudilerin Ferdinand ve Isabella'nin yönetimindeki Ispanya'dan atilmalaridir. Prescott'a göre, 160.000 insan yerlerinden yurtlarindan edilmis, Afrika ve Avrupa'ya yayilmistir. Yine de tüm bu sözü geçen zulümler, en az 600.000 belki 1.000.000 insanin yok edildigi Ermeni tehcirleriyle karsilastirdigimizda oldukça siradan ve basit kalmaktadir. Bu geçmis katliamlari, Ermeni mezalimine yön veren zihniyetle karsilastirdigimizda, belki mazeret olarak görebilecegimiz bir özelligi vardir: hepsi dinsel fanatizmin ürünüdür ve önayak olan insanlarin çogu, Tanrilarina içtenlikle hizmet ettiklerine inaniyorlardi. Ermenileri Allah'a hizmet ettiklerini düsünerek kiliçtan geçirenlerin muharrik gücü de hiç kuskusuz dini fanatizmdir, fakat suçu gerçekten tasarlayan adamlar için böyle bir sey söz konusu degildir. Onlarin neredeyse tümü, ne Hiristiyanliga ne de Islamiyet'e saygilari olmayan ateisttiler ve onlari harekete geçiren sey, sogukkanlilikla, kurnazca güdülen devlet politikasiydi. Ermeniler bu ülkeyi sadece Türklerin ülkesi haline getirme politikasindan aci çeken yegâne halk degildir. Ermeniler hakkinda aktardigim öyküyü biraz degistirerek Rum ve Süryaniler için de anlatabilirim. Aslinda Rumlar bu millilestirme ideasinin ilk kurbanlaridir. Avrupa Savasi öncesindeki birkaç ay boyunca Osmanli Hükümetinin Anadolu'nun kiyilari boyunca Rum tebaalarini nasil tehcire basladiklarini anlatmistim. Bu zulümler Avrupa veya Birlesik Devletleri tarafindan az ilgiye nail olmustu, ancak üç ya da dört aylik zaman diliminde 100,000'den fazla Rum, Ege kiyilarinda çaglar boyu yasadiklari yurtlarindan sökülmüs ve Yunan Adalarina ve içerlere götürülmüslerdir. Bunlarin iyi niyetli sevkiyatlar oldugu söylenebilir; yani, Rum mukimler fiilen yeni yerlere tasinmislar ve topyekûn bir katliama ugramamislardir. Muhtemelen uygar dünyanin, Türklerin ileride sadece Rumlara degil, Ermenilere, Süryanilere, Nesturilere ve baska tebaalara uygulamaya karar verdikleri bu sevkiyatlara karsi çikmamasinin tek nedeni budur. Gerçekten, Istanbul Emniyet Müdürü Bedri Bey, sekreterlerimden birine, Rumlarin son derece basariyla sürüldüklerini, dolayisiyla ayni yöntemi imparatorluktaki diger bütün irklara uygulamaya karar verdiklerini bizzat anlatmisti. Dolayisiyla Rumlari sehitlikleri, savasa denk gelen dönem ve 1915 yilinin ilk aylarinda baslayan dönem olmak üzere iki dönem içermektedir. Birincisi temel olarak Anadolu'nun deniz kiyisinda bulunan Rumlara yöneliktir. Ikinci dönem Trakya'da ve Marmara Denizi'ni çevreleyen topraklarda, Çanakkale ve Istanbul Bogazi'nda, daha sonra Karadeniz kiyilarinda yasayan insanlari etkilemistir ve buralarda sayilari birkaç yüz bini bulan insan Anadolu'nun içlerine gönderilmistir. Türkler Ermenilere karsi uyguladiklari seylerin hemen hemen aynisini Rumlara karsi da uygulamislardir. Ilk baslarda Rumlari Osmanli ordusuna kabul etmis, daha sonralari onlari amele taburlarina ayirmaya, Kafkasya ve baska yerlerdeki yol insaatlarinda kullanmaya baslamislardir. Binlerce Rum askeri, ayni Ermeniler gibi, soguktan, açliktan ve baska yokluklardan dolayi ölmüstür. Rum evleri silah bulma bahanesiyle teker teker aranmis, Rum erkek ve kadinlar ayni sekilde dövülmüs ve iskenceden geçirilmistir. Rumlar da mecburen neredeyse hiçbir seyleri kalmayacak sekilde resmi taleplerle yüz yüze birakilmislar ve bunlari kabul etmek zorunda kalmislardir. Türkler Rum tebaalari Müslüman olmaya zorlamaya çalismislardir; Rum kizlari, ayni Ermeni kizlarin gibi, kaçirilarak Türk haremlerine kapatilmislardir; Rum erkek çocuklarin kaçirilmis ve Müslüman evlere yerlestirilmislerdir. Rumlar, ayni Ermeniler gibi, Osmanli Hükümetine sadakatsizlikle suçlanmislardir; Türkler onlari Marmara'daki Ingiliz denizaltilarina erzak saglamakla ve de casusluk yapmakla itham etmislerdir. Türkler ayrica Rumlarin Osmanli Hükümetine sadik olmadiklarini ileri sürerek ve ülkede yasayan Rumlarin Yunanistan'in bir parçasi olacaklari günü beklediklerini dile getirmislerdir. Bu son suçlamalar kuskusuz gerçekti; Rumlarin, Osmanlinin elinde bes yüzyil boyunca tarifsiz acilar çektikten sonra, topraklarinin anayurdun bir parçasi olacagi günü iple çekmeleri insani sasirtmaz. Ama Türkler ayni Ermeniler yaptiklari gibi bunu bir firsat sayip tüm Rumlara vahsice saldirdilar. Rumlar her yerde gruplar halinde toplanmis ve jandarmalarin sözde korumasi altinda, içerlere nakledilmislerdir. Bu yolla ne kadarinin dagitildigi kesin olarak bilinmemekle beraber, tahminlere göre bu sayi 200,000 ile 1.000.000 arasinda degismektedir. Bu kafileler büyük sikintilar çekmis fakat Ermeniler gibi genel anlamda katliamlara ugramistir ve bu konuda çok sey duyulmamis olmasinin sebebi büyük ihtimalle bu yüzdendir. Türklerin onlara gösterdikleri bu dikkatin nedeni kuskusuz merhamet ya da acima duygusu degildi. Rumlarin, Ermenilerin tersine, onlarin refahiyla yakindan ilgilenen bir hükümetleri vardi. O tarihlerde Tötonik Ittifak arasinda Yunanistan'in savasa Itilaf kuvvetlerinin yaninda girecegine dair genel bir endise vardi ve Anadolu'daki Rumlara yönelik topyekûn katliam, Yunanistan'da öylesine bir ruh hali yaratacakti ki Alman yandasi kral ülkesini savasin disinda uzun fazla tutamayacakti. Dolayisiyla, Osmanlinin Rum tebaalarini Ermenilerin basina gelen felaketlerden uzak tutan tek sey bu devlet politikasiydi. Fakat onlarin acilari da derindir ve uygar dünyanin Türkleri sorumlu tutacaklari suçlar dizisinin bir baska bölümünü olusturur.