İşte buna şaşıyorum!

    Posted by Kemal Burkay on 20/1/2009, 15:39:19

    Şu Ergenekon davası konusunda bazılarının tutumuna hiç şaşmıyorum. Örneğin bu davadan dolayı kovuşturulan katillerin, cuntacıların tepkileri son derece doğal. Adamlar “Biz cinayet işledik, komplo kurduk, suçluyuz, en ağır cezaları hak ettik!” diyecek değiller ya. Çok çok, “Ne yaptıksa vatan için!” diyorlar. Yaptıklarının “devletin görgü ve bilgisi dahilinde olduğunu” söylüyorlar... (Bu son dedikleri doğru! Devletin en üst organlarının başından beri tüm bu melanetten haberi var. Devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, Genelkurmay’ın ve MİT’in tepesindekiler onay vermiş, yol açmış bu hukuk dışılığa.

    Bu memlekette ben “hukuku değil, devletimin çıkarlarını savunurum” diyen hukuksuz hukukçular bile gırla... Burada hukuk böylelerinin eliyle iğdiş edildi, gülünç duruma düşürüldü. Bunların bir bölümü ise hiç kuşkum yok ki, doğrudan örgütün parçası.

    Bu memleketin üniversitelerinde, özellikle de cunta dönemlerinin yadigârı olarak, YÖK ürünü olarak en üst postlara kadar çıkmış bilim adamı kılığındaki kişilerin şimdi Ergenekon’la ilişki içinde olmasında da şaşacak bir şey yok. Bu “bilimsiz üniversiteler”de ırkçıların, cuntacıların kol gezdiğini öteden beri iyi biliriz.

    Bu tür “prof”lardan ve “Yüksek” yargı organları üyelerinden oluşan kara cübbelilerin kafileler halinde Genelkurmay’a koşturup generallerin önünde pek uysal ilkokul çocukları gibi dizilip brifing almalarının üzerinden çok geçmedi...

    Ergenekon soruşturmasına tepki duyan, küçümseyen, üstünü örtmek için çabalayan medyadaki kalemşorlara ve yorumculara da şaşmıyorum. Medyada militarizmin, şovenizmin hizmetine koşullanmış çok kişi var. Bunlar yıllar yılı söz konusu çarkın borazanı rolünü oynadılar, kamuoyunu biçimlendirmeye yönelik psikolojik savaşın araçları oldular. Bugün de rollerine devam ediyorlar. Bunların bir bölümü ise doğrudan örgütün parçası.

    Evet, tüm bunlara hiç şaşmıyorum. Bu ülkede yargı, üniversite ve medya çürümüş, kokmuş...

    Siyasete gelince, sözde ana muhalefet, hatta sözde sosyal demokrat CHP’ye ve onun baş ve demirbaşlarından Deniz Baykal’a hiç şaşmıyorum. Adamın ne sosyal demokrasiyle, ne de demokrasiyle hiçbir ilişiği yok. Özellikle de son yıllarda her türlü demokratik adıma karşı çıkmakta, militarizmin, şovenizmin en kararlı taraftarlığını yapmakta üstüne yok. Onun Ergenekon’u, yani bunca kanunsuzluğu, on binlerle ifade edilen bunca siyasi cinayeti, yargısız infazı, devlet içindeki bu çeteleşmeyi, bir başka deyişle devletin çeteleşmesini, bunca kiri pisliği doğal görmesi hiç şaşırtıcı değil. Ergenekon’un üstüne gidilmesine, suçluların bir çorap söküğü gibi ortaya dökülmesine gösterdiği canhıraş tepki ise tam ibretlik. Bunca tepkinin ve telaşın herhalde ciddi nedenleri var. Baykal sanki bir cephe savaşında... Sanki dünyası yıkılıyor...

    Sosyalist geçinen solun da bir kısmına şaşmıyorum. Örneğin Doğu Perinçek’e... Perinçek’i çok zaman önce, daha 1960’lı yıllarda sahneye ilk çıktığı dönemde gözüm tutmadı. Bazı sol grupların ve elbet aynı zamanda PKK’nın ve Öcalan’ın adının Ergenekon’la birlikte anılmasına da hiç şaşmadım. Türk Hizbullahı, İBDA-C gibi bazı radikal İslamcı örgütlerin de...

    Daha 1950’li yıllarda, bir yandan NATO ülkelerinde sosyalizm ve demokrasi güçlerine karşı yeraltı mücadelesi için Kontrgerilla örgütlenirken, yine daha aynı yıllarda, bir yandan CIA, diğer yandan bu ülkelerin kendi istihbarat örgütleri solun ve ulusal kurtuluş hareketlerinin içine sızmak, partileri ve sendikaları bölmek, bundan da öte sahte ve paravan örgütler kurmak için sistemli şekilde çalıştılar. Sola sızdırılan söz konusu elemanlar, ya da güdümlü paravan örgütler çoğu zaman solun gerçek örgütlerinden, işçi partilerinden ve sendikalardan çok daha radikal görünümlü idiler. Böylesi radikal ve “devrimci” bir görünümle kadroları ve kitleleri yanıltmaya çalıştılar. Bunlardan biri “Avrupa İşçi Partisi” denen CIA denetimindeki örgüttü, ki adı Palme cinayeti dahil, birçok provokasyona karıştı.

    Bu tür çabaların özellikle Türkiye’de bol ürün verdiğini, gerek sol saflarda gerek kitleler arasında büyük kafa karışıklığına yol açtığını, sonuç olarak solun yanı sıra, Kürt ulusal hareketine büyük zararlar verdiğini, bu ülkedeki her aklı başında, deneyimli solcu ve Kürt yurtseveri bilir.

    Öyle olunca şimdi solun, çoğunlukla pek radikal bazı liderlerinin ve örgütlerinin şu Ergenekon olayı ile birlikte anılmasına hiç şaşmıyorum. Bu konuda yıllar yılı çok yazdım. Elimde MİT’in ve Genelkurmay’ın arşivleri olmasa da görünen köy kılavuz istemezdi. Aralık 1990’da Riya Azadi gazetesinde yayınlanan “Süper Nato Örgütü ve Kontrgerilla’nın Eylemleri Üzerine” başlıklı yazımda, “olan biteni anlamak için gizli arşivlerin ortaya dökülmesini beklememeli,” diyordum. Bu yazıda İtalyan tarihçi ve yazar Pier Paolo Pasolini’nin, İtalya’daki Gladyo eylemlerini anlatan şu sözlerine yer vermiştim:

    “İktidar sisteminin devamı için yapılan o darbe dizilerinin sorumlularının kim olduğunu biliyorum.

    “12 Aralık 1969 Milano katliamının sorumlularını biliyorum.

    “1974 başındaki Brescia ve Bologna facialarının sorumlularını da biliyorum.

    “Darbeci eski faşistleri, bu katliamlara damgasını basan neofaşistleri ve faciaların tanınmayan sorumlularının ‘zirve’deki hangi insanların elinde oyuncak olduğunu da biliyorum.

    “Hepsini biliyorum, ama elimde kanıt yok.”

    Pasolini bunları 1975 yılında yazmıştı ve bundan bir yıl kadar sonra aynı cinayet şebekesi tarafından katledildi.

    Türkiye’de ve Kürdistan’da işlenen cinayetlerin kimlerin eseri olduğunu da bu ülkede politikacılar, gazeteciler başta olmak üzere çok insan biliyordu; ama söyleyen çok azdı. Bilenlerin bir bölümü bu eylemlere zaten arka çıkmakta ve onun sorumlusuydu. Bir bölümü, karşı olsa bile söylemekten korkuyordu. Sesi yeterince duyulmayan bir avuç insan ise, “elinde açık kanıt” olmasa bile, ısrarla ve inatla cinayetlerin kaynağına işaret etti. Ben de kendi payıma bunlardan biriydim ve pek çok cinayetin derin devlet kökenli olduğunu söyleyip, yazıp durdum.

    Şimdi kanıtların bir bir ortaya dökülmesinden memnunum. Zamanında ya olup biteni görüp anlamayı beceremeyenlerin, ya gördüğü halde korkup susanların, bugün ortaya saçılan bunca kanıta, belgeye -krokilere, bombalara, raporlara, itiraflara- rağmen hâlâ gerçeği görmemekteki ısrarlarını veya üstüne bir şal örtme, onu çarpıtma çabalarını ise utanmazca, bundan da öte ahlaksızca buluyorum.

    Solun geçmişte Kontrgerilla’dan bunca çekmiş, komplolara, cinayetlere hedef olmuş kesimlerinin bugünkü tavırsızlığını anlamakta ise güçlük çekiyorum. İşte bu beni şaşırtıyor.

    Soldaki tavırsızların bir bölümü, söz konusu kovuşturmanın AKP iktadarı döneminde açılmış olmasına, AKP’nin, hatta Genelkurmay’ın üst kademesinin bu kovuşturmaya yeşil ışık yakmasına, destek vermesine bakıp olayı küçümsüyorlar. Ergenekon’la Kontrgerilla’nın bağını koparıp, Ergenekon’a antiemperyalist bir yafta yakıştırıyorlar. Bu ise onları ister istemez, yalnız bu önemli kovuşturma konusunda tavırsız kılmakla kalmıyor, daha da kötüsü Ergenekon’a sempati duymaya, destek olmaya kadar varıyor.

    Bu ne büyük şaşkınlıktır! Eğer bu, yani devletin çeteleşmesi ve suça batması artık egemen sınıflar arasında bile bir soruna dönüşmüş, böylesine ciddi bir çekişmeye yol açmışsa buna seyirci mi kalınır? Bu cinayet şebekesinin üstüne gidilmesi, böylece yeni cinayetlere yolun kapanması, eski cinayetlerin, komploların sorumlu ve katillerinden hesap sorulması, açılan gediğin daha da büyümesi için soruşturmaya destek vermek gerekmez mi? Bu kovuşturma ülkenin şeffaflaşmasına, militarist, ırkçı, faşist güçlerin gerilemesine yol açmaz mı?

    Derin devletin suç çarkının kurbanları en çok solcular ve Kürt yurtseverleri değil mi? Buna karşı nasıl suskun ve seyirci kalınır?

    Bazıları düne kadar, “Fıratın Doğusu’unda işlenen suçların üstüne gitmedikçe...” ve benzeri sözlerle tavırsızlıklarına gerekçe buluyorlardı. Şimdi, soruşturmanın “Fırat’ın Doğusu”na uzandığını da görüyoruz işte. JİTEM’in foyaları ortaya dökülüyor. General Veli Küçük, Levent Ersöz ve öteki suç ortakları, yani JİTEM’cilerin işledikleri cinayetler asıl olarak Fırat’ın Doğusu’na, yani Kürtlere yönelik değil mi?

     

 
Me di vê belavokê de çareserîya pirsa kurd û Kurdîstanê danîye ber çavan. Em bang û gazî li kes, sazî, rêxistin, rewşenbîr, tezgeh û tendensên sîyasî, demokrat û humanîst dikin ko piştgirîya banga me bikin.   Berdewam>>>
Tema

KÜRDİSTAN DEVLETİNİN KURULUŞU TEK AMAÇTIR.

Nasil Türkler'in Türkiye'si, Gürcüler'in Gürcistan'i, Ermeniler'in Ermenistan'ı varsa Kürtler'in de Kürdistan'i olmalidir.

BU, BÜTÜN MİLLETLERİN EN DOĞAL HAKKIDIR. 

Eğer tüm Kürdlerin ortak bir bağımsızlık hareketi gelişirse ki, bu şimdi mümkündür,  ABD ve AB devletleri uzun süredir sürdürdükleri Arap - Türk yanlısı politikalarını değiştirmek durumunda kalacaklardır ve böylece ilk Kürdistan devletinin ortaya çıkması sağlanacaktır.
  
Makaleye giriş >>>