Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
    Soykırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813; E-Mail: skd@gmx.net

    SKD (Soykırım Karşıtları Derneği) Türkiye’de bir Grup Aydının başlatmış olduğu “Özür diliyorum” başlıklı imza kampanyasını desteklemektedir! Tüm Üyelerini ve Dostlarını bu Kampanyaya katılmaya davet etmektedir!

    İmzaya açılan metni, SKD olarak 10 yıldır mücadelesini verdiğimiz “soykırımın tanınması ve kamu vicdanında mahkûm edilmesi” anlayışımız ve ölçüleri temelinde değerlendirecek olursak, hayal kırıklığına uğrayacağımız kesindir. Ancak, işlenen toplu cinayetlerin, hesaba kitaba sığmayan sayısız kötülüklerin telafisi ve bir daha tekrar etmemesi için özür’ün, empati’nin, tamamen yabancısı olan bir toplumda, atılan bu adımı, büyük bir medeni cesaret olarak değerlendirmemiz gerekir. Türkiye “sivil itaatsizlik” tarihinde, insanlığa karşı işlenmiş bir suçun inkârına karşı, vicdani sorumluluk duygusu ile çok ender kitlesel karşı duruşlardan biri olması bakımından, saygıyla karşılanması gerekiyor. Bu nedenle kampanyaya öncülük eden aydınlarımızı kutluyoruz.
    Biz, Türkiye koşullarında onların bu olumu tavrını böyle değerlendirirken, kampanyaya temel olan açıklamadaki hata ve eksiklikleri, dostça dayanışma içinde eleştirmenin de, geleceğimiz için sorumluluğumuzun, onlara duyduğumuz saygının bir gereği olarak algılanmasını umut ediyoruz.
    İmza metninin iki cümleden ibaret olduğunun farkındayız. Buna rağmen söz konusu iki cümlenin taşıdığı, soykırım mağduru halklarla ilişkiler bağlamında toplumumuzun geleceğine yön verme (niyet ne olursa olsun) özelliğinin, yadsınmaması gerektiği inancındayız. “Büyük felaket’e duyarsız kalınmasını, onun inkâr edilmesini vicdanı”na sığdıramayanlar da, onu inkâr ederek “Gerekirse yine yaparız!” diyenlerde, imza metnini bu gerçeği göz önünde bulundurarak değerlendirmektedirler. Buna uygun olarak iki cümlelik kısa kampanya metnine baktığımızda eksik ve hatalı bulduğumuz en önemli noktaları, şöyle özetlemenin mümkün olduğunu düşünüyoruz:
    1915’teki “Büyük Felaket”in açık bir dille “Soykırım” olarak tanınıp, mahkûm edilmemesi önemli bir hatadır. Ermeni halkının “Büyük felaket”e değil, ama “Büyük cinayete” yüklediği yegâne anlam soykırımdır. Günümüz Türkiye toplumunun “Büyük Felaket”ten anladığı ise, Düzce -Adapazarı -Marmara hattı depreminden öte bir şey değildir. 100 yıllık bellek erozyonundan muzdarip toplumumuzun, Erzincan depremini hatırlayıp hatırlamadığı büyük bir soru işaretidir. Ama “Soykırım” (devlet her ne kadar bu terimin önüne “sözde” ibaresinin konmasını mecbur kılsa da) teriminin anlamı, her iki toplum için de aynıdır.
    Soykırımın sorumlusu olan ve yıllardır inkâr siyaseti güderek onu sahiplenen devletin kınanmaması, sorumluluklarını yerine getirmesinin talep edilmemesi önemli bir hatadır.
    1915 soykırımının diğer mağduru olan Süryani, Helen ve Ezidi halklarının özür bağlamında zikredilmemiş olması, önemli bir eksikliktir. Soykırım zihniyetinin Cumhuriyet döneminde de kesintisiz devam ettiği bilinen bir gerçektir. “Kürt isyanları”nın (ulusal baskı ve zulme karşı savunma nitelikli direniş demek daha yerinde olur) hep kanla bastırılması, 1937 – 1938 yılarında dersimde Kızılbaş Alevilere karşı uygulanan soykırım nitelikli “kök kazıma” operasyonu, Müslüman olmayan inanç gruplarına ( Hıristiyanların yanı sıra Aleviler, Museviler) karşı kışkırtılan pogromlar, ekonomik çökerte operasyonları, aynı zihniyetin, benzer yöntemlerin ürünüdür ve bu halklardan özür dilenmesini zorunlu kılar.
    SKD olarak biz, bu kampanyayı, devletin ve onun güdümündeki bütün kurumların “soykırım tabusu”nun yıkılması karşısındaki gösterdiği tepkileri hesaba katarak, gelebilecek bütün ırkçı saldırıları birlikte göğüsleme sorumluluğu ve dayanışma bilinci ile destekliyoruz.
    Bizler, imza metninin sonuçta bir uzlaşma ortak noktası olduğunun, bu kampanyanın hem inisiyatörleri, hem de imzalarıyla katılanlar açısından 1915 tarihi gerçekliğine farklı yaklaşıldığının bilincindeyiz. Dolayısı ile kampanya süresinin yoğun tartışmalara sahne olduğundan ve olmaya devam edeceğinden eminiz. 1915’de yaşanan sürecin ne olduğuna, nasıl nitelendirilmesi gerektiğine dair resmi tarihin dayatmaları dışında yürüyecek olan tartışmaların, bu güne kadar titizlikle korumaya çalışılan “soykırım tabusunun” temelden yıkılmasına hizmet edeceğini düşünüyoruz.
    Tartışmalara aktif olarak katılacağız; taraf olacağız. Yapıcı eleştirilerimizle yüzlerce ve hatta binlerce iyi niyetli insanla birlikte, bundan sonra daha cesur ileri adımların atılması için ortak zemin yaratmaya çalışacağız.
    Kampanyanın başlamasına paralel olarak imza metnine karşı ırkçı saldırılar dışında haklı gerekçelere dayanan yapıcı eleştirileri, farklı yaklaşımları, en iyi bir şekilde değerlendirmeye ve kamuoyu ile paylaşacağız.
    Her şeye rağmen bu kampanyanın en iyi başarı ile sonuçlanması için insan haklarına saygılı herkesi seferber olmaya davet ediyoruz.
    İmzalarınız için kampanya sitesinin linki: http://www.ozurdiliyoruz.com

    Frankfurt, 24.12.2008

    “Felaket”in sorumlusu yok, Soykırım’ın var! İşte bütün mesele...
     
    “Ermeni kardeşlerimizden özür diliyorum” başlıklı imza kampanyası başladı.[1]
     
    Kampanyanın niyet olarak bu sorunu tartışmak/tartıştırmak, bir tabuyu aralamak gibi olumlu amaçlar taşıdığına inanıyorum. Ne var ki kampanyaya katılmak için metni hevesle okumaya koyulduğumda kullanılan kavram birden duraksamama yol açtı. Beklediğimin aksine 1915 için imza metninde “Soykırım” yerine “Büyük Felâket” kavramı kullanılmıştı.
     
    1915 Soykırımının kurbanı olan Asuri-Süryani, Rum, Pontus ve Ezidi halklarından ise hiç bahsedilmiyordu.
     
    Şöyle düşündüm:
     
    Bu içerikle Ermeni kardeşlerimizden, soykırım kurbanı halklardan gerçekten de özür dilemiş oluyor muyuz?
    1915'de yaşananlar tabiiki aynı zamanda "büyük bir felakettir", "trajik olaylardır", "insanlık ayıbıdır" vb.dir. Ama esas olarak ve adını doğru olarak söylersek bir SOYKIRIM'dır. Bir olgunun ismini değiştirerek olgunun kendisini değiştiremezsiniz. Birilerini öfkelendirmemek, birilerini alıştırmak için işin adını koymaktan çekinmek, bir takım mecazlara, metaforlara sığınmak ancak popüler deyimiyle "takiyye"ciliği özendirir.
    Soykırım olgusunu "Büyük Felaket" olarak adlandırmak  Ezop Dili’dir.[2] 
    Sözcüklerin mecaz anlamlarına sığınmak, imalar, göndermeler ya da metaforlar yardımıyla egemenlerin estirebileceği politik şiddetten korunma kaygısıdır. Türkiye’nin bu koşullarında anlaşılabilir bir şeydir. Fakat bize, doğruyu, nesnel gerçeği, bilimsel bir tanıyı tüm açıklığı ve cıplaklığıyla söylemelerini beklediğimiz bilim insanlarının bu çağda Ezop diline sığınmaları onlara yakışıyor mu?  
    “Ermeni kardeşlerimizin yaşadıklarına duyarsız kalınması ve inkar edilmesi”nin önemli bir boyutu da devletin kavramlar üzerine estirdiği şiddet, resmi tarihin tartışılmasına koyduğu korku barikatları değil midir? Bu kaygı ve endişeleri koruyarak hangi özrümüzden geri dönmüş olacağız? Gerçekle yüzleşmek cesareti yerine, kıyısından dolaşmak niye?
    Doğrusu bir olgunun adını koymaktan örneğin Kürd’e “Kürt” demekten bile on yıllarca çekinmiş, ya hiç görmezden gelmiş ya da zorunlu kalınca başka kelimelerle idare etmiş Türk bilim insanları açısından aynı idareciliğin halen sürdüğünü göstermesi açısından oldukça üzücüdür.
    "Felaket" bir doğa olayıdır, kaçınılmazdır.  
    Elimizden gelen felaketzedelerle olabildiğince dayanışmak, onların yaralarını sarmaya çalışmak, bir daha böyle felaketler olmaması için dua etmektir.
    Felaket önlenemez! Ancak olabilecek felaketler bakımından insanların psikolojik ve fiziki olarak hazırlamak, koruyucu önlemler alınarak olabilecek zararın en aza indirgenmesi mümkündür.
    Felaket karşısında sorumlu ve suçlu arayamayız., istenmeyen bir anda, insanların iradesinden bağımsız olarak başa gelir ve çekilir. Deprem, sel, kuraklık... Aniden gökten taş yağmaya başlarsa, bu bir felakettir; ne yapabiliriz ki?
    Felaketin sorumlusu, suçlusu yoktur ama soykırımın vardır: İşte bütün mesele! 1915 bir soykırımdır; sorumlusu bulunmayan sadece mağdurları olan tanrısal, kaçınılmaz, bir “felaket” değildir.
    “Büyük Felaket” tanımı “Soykırımı” gibi bir insanlık suçunu failleri, sorumluları olmayan, kaçınılmaz bir kader haline getiriyor. Oysa soykırım bir kader değildir, durdurulabilir, önlenebilir...
    “Felaket”in iradi bir yanı yoktur, plansızdır, tasarımsızdır; oysa soykırım politik irade tarafından tasarlanmış, kurumları tarafından uygulanmış özel bir toplu cinayet projesidir.  
    “Felaket”, ırk, din, dil, inanç ayrımı yapmaz! Herkesin başına gelebilir. Ama soykırım, belli bir ulusu, belli bir etnik ve inanç kitlesini özel olarak seçer, onu yok eder!
     Soykırım bir felaket değil, bir insanlık suçudur.

    Bu akıl almaz şiddetin mağduru ve mazlumu olan halkların onu gah MEDZ YEĞERN (Ermenice  Büyük Felâket), gah SEYFO (Süryanice Kılıç), gah TERTELE (Kürtçe-Zazaca Kazıma) olarak adlandırması popüler etimoloji açısından önemlidir ama olgunun içeriğini değiştirmez. Soykırımın bir insanlık suçu olarak tanımlanması, uluslararası hukuk literatürüne geçmesi zaten bu gibi olguların yaşanması üzerine, bilim insanların hukukçuların mücadelesi sonucu gerçekleşmiştir.
    1915,  Osmanlı Devleti tarafından, Ermeni, Asuri-Süryani, Rum gibi Doğunun yerleşik bütün Hıristiyan halklarını kendi topraklarından çıkarmak, azaltmak, yok etmek için düşünülmüş,  Bu coğrafyayı her bakımdan Türkleştirerek  ulus devletin önündeki engelleri "temizlemeyi" hedefleyen uzun vadeli planlanmış, acımasızca da uygulanmış olan çağın en kapsamlı bir “etnik temizlik harekatı”dır, bir SOYKIRIMdır.
    Neden?
     1915 soykırımı ile Osmanlı İmparatorluğunun o tarihlerdeki sınırlarının etnik, kültürel ve ekonomik açıdan bütünüyle “Türkleştirilmesi” projesinin bir ürünü olarak var olan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, bu tanımdan cin görmüş gibi korktuğundan, bu olgunun tartışılması, adlandırılması ve sorgulanmasına karşı ölçüsüz bir tepki gösterdiğinden; bir yandan bu şiddetten kaçınmak bir yandan da artık kaçılmaz olan “tarihsel yüzleşme” eşiğine gelindiği bir ortamda “iki tarafı da idare edebilecek bir formül bulma” kaygısının ürünüdür bu deyim.
    Politikacılar tarihsel, siyasal ve hukuksal sorumluluktan kurtulmak için böyle bir kelime oyununa sığınabilirler. Bu tür pazarlıklar siyaset yapanlar için “anlaşılabilir” olsa bile, gerçeği aydınlatmayı, hukuk ve insan haklarını savunmayı önüne koymuş, bilim insanları, aydınlar ve sanatçılar açısından bir tutarlılık sorunudur. 1915 sürecini zaten soykırım olarak görmeyenler için elbette tutarlılık açısından bir problem yoktur. Ama işin adının ne olduğunu bile bile bir hastalığın tanısını, bir olgunun isminin değiştirilmesine razı olmak olacak iş değildir.
    Diğer önemli bir konuda 1915 soykırımının asıl kurbanlarından biri olan Asur-Süryani halkının özür kapsamında unutulmasıdır. Oysa 1915 Soykırımında Ermenilerle beraber Asur-Süryani halkı da yok edildi, ülkesinden çıkarıldı. “Felaket” ise onlar da bu felaketin tam ortasındaydılar. Yanı sıra 1915 Soykırım sürecinin Karadenizde Pontus – Rum halkının imhasına öngeldiğini, Ezidi  Kürtlerinin de Ermenilerle birlikte sürüldüğü ve yok edildiği bilinen gerçeklerdir.
    2007 yılında Uluslararası Soykırım Uzmanlar Kuruluşu ( International Association of Genocide Scholars), 1915 lerde sadece Ermenilerin değil, ama aynı zamanda Asur-Süryanilerin ve Rumların da soykırıma uğradığını beyan etti. Soykırımın kurbanlarının bir de unutulmaya, önemsenmemeye kurban gitmemeleri gerekir. Soykırım mağdurları toplumlar arasında ayrım yapmak, görmemezlikten gelmek ciddi sorunlar yaratır.
    Ben Soykırım kurbanlarının “acılarına karşı duyarlı olmak”tan sadece o kurbanlara “acımayı, onları hatırlamayı” değil, soykırım suçunun önlenmesi için “cesur olmayı, itiraf etmeyi”, soykırımları yaratan ideolojik-siyasal mekanizmalara karşı mücadele etmeyi de anlıyorum.
    Sonuç “Büyük Felaket”e karşı duyarsızlığınızdan dolayı özür diliyorsunuz ama “Soykırım”a karşı tavır almadığınız için bu konudaki özür borcunuz halen durmuş oluyor!
    Recep Maraşlı, Şükrü Gülmüş, Sabri Atman, Halis Açar, Mahmut Gergerli, Elif Orhan, Süleyman Akkoyun, Berzan Boti, Aziz Gülmüş, Faruk Boran, Çetin Çeko, Ahmet Önal ...
    6-12-2007
    * (Katkılarından ötürü Sabri Atman’a teşekkürler...)
    Not:Yukaridaki metin bir imza kampanyası metni değildir.ancak yukaridaki görüşleri bizlerle paylaşan Web siteleri ve şahsiyetler imza koyabilir bilgimiz dahilinde metni sitelerinde yayınlayabilirler.



    [1]  “1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
    Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” (İmza metni) http://www.ozurdiliyoruz.com/destekleyenler.aspx
    [2]  EZOP, antik Yunan’da yaşamış köle bir saray masalcısıdır. En sert konuları bile efendilerini öfkelendirmeyecek, keyiflerini kaçırmayacak mecazlarla, fabllarla anlatmayı başaran üslubu nedeniyle, sonraki yüzyıllarda edebiyat ve politikada bu tarz anlatım Ezop Dili olarak adlandırılmıştır.


  • Metz Yeğern, Seyfo ve özür dileme kültürü
    Orhan Miroğlu - 17.12.2008 http://www.taraf.com.tr/makale/3147.htm
     
    Ermenilerden dört yıl önce, ‘kendi payıma’ özür dilediğimi hatırlıyorum.

    Gazeteci Esra Cengiz’le 2005 yılında bir söyleşi yapmıştık ve BirGün gazetesinde tam sayfa olarak yayınlanan bu söyleşiye, Esra Cengiz, ‘Ermenilerden Özür Diliyorum’ başlığını uygun bulmuştu.

    Geçmişte olup bitenler için samimiyetle dile gelmiş ve ardından da başka sevindirici işlerin gelebileceğini fark ettiğim böylesi kolektif bir özür dilemenin acıya ve yasa ne kadar iyi geldiğini az çok tahmin ettiğimden ‘kendi payıma’ ikinci kez özür dilemiş oldum ve Ermenilerin 1915’te yaşadıkları acıyı anladığımızı bu acıya ortak olduğumuzu anlatan ‘Ermeni kardeşlerimizden özür diliyoruz’ adlı metni hiç çekincesiz imzaladım.

    Biliyorum ki bugün birileri çıkıp benim de mağdurları arasında olduğum Diyarbakır cezaevinde olanlar için özür dilese bu beni sevindirir, belki de içimden ‘işte nihayet bu da oldu’ diyerek, Diyarbakırlıların söyledikleri gibi çaktırmadan gözyaşı bile dökebilirim.

    Birileri çıkıp gözlerimin önünde öldürülen Musa Anter’in ve aralarında arkadaşlarımın, dostlarımın olduğu daha binlerce faili meçhul cinayete kurban gitmiş insanın ailesinden özür dilese, aynı duyguları yaşayabilirim.

    Geçmişle yüzleşme ve hesaplaşma meselesini Türkiye, öncelikle Ermeni ve Kürt sorunu bağlamında son yıllarda yoğun olarak tartıştı. Bu alanda yeni ve farklı bir tarih anlatısı oluştu. Resmî tarihin itibarı ve güvenilirliği, ciddi biçimde sarsıldı, hatta giderek sorgulanır hale geldi.

    Önümüzdeki dönem anlaşılan bu meseleleri, adına Seyfo (kılıçtan geçirme) denen ve Süryani halka karşı gerçekleşen pogromlarla yüzleşerek tartışmaya devam edeceğiz.

    Midyat’ ta Mor Gabriel’in toprakları için Eğlence –Zinevlê- köyü muhtarı Mahmut Düz’ün savcılığa verdiği dilekçede geçen şu cümleler, Müslüman olmayan Osmanlı halklarına karşı kötü bir zihniyetin hâlâ güçlü olduğunu açıkça ortaya koyuyor:

    “Sizler, ‘Ormanlarımdan bir dal kesenin kafasını keserim’ diyen Fatih’in torunlarısınız. Bir piskopos papazın kafasını kesmek değil de işgal ve talanına engel olmalısınız.”

    Bu muhtar arkadaşımız, Midyat’ ta görev yapan savcıların Fatih’in torunları olduğundan nasıl emin olabilmiş meçhul, ama böyle yazmış işte!

    Meğer, ancak İlber Ortaylı’nın bilebileceği –söylenmişse tabii- Fatih’in ormanlar ve kafa koparma hakkındaki veciz sözünü savcılığa verdiği dilekçeye geçirebilen tarih bilgisi bir hayli yüksek muhtarlar yetişiyor da, haberimiz yok!

    Dilekçeyi veren muhtar, devrin, ‘kafa kesme’ devri olmadığının ya da böyle bir şeyin biraz zor olduğunun farkında. ‘İşgalci ve talancı’ dediği piskopos papazın şimdilik durdurulmasını istiyor; ama öyle bir üslup var ki verdiği dilekçesinde, istediği olmazsa belki bir sonraki talebinde devir mevir dinlemeyecek, bu kez Midyat adliyesinin savcılarını Enver Paşa’nın torunları olarak tasavvur edip ‘işgal ve talana kalkışan’, ‘piskopos papazın’ canını isteyecek.

    Eh, takdir edersiniz ki –tarihî manada- Enver’in torunlarından istenecekse, böyle bir şey istenir artık!

    ‘Ermeniler’den Özür Dileme’ye itirazların olabileceğini tahmin etmek zor değildi. Bu sorunu, ‘karşılıklı mukatele’ olarak görenler, hatta ‘Ermeni mezalimi’ olarak anlayanlar karşı-bildiriler açıklamaya başladılar bile. Acıyı paylaşmaya ve tanımaya varız, ama ‘özüre hayır’ diyenler var bir de. Bildirinin özür kısmını Batı orijinli bir merak, bir tatmin gibi görüyorlar. Saygı duymak gerekir bu görüşlere de.

    Türkiye’de geçmişle yüzleşme ve özür dileme kültürü önünde ciddi engeller var.

    Devletin kendisi bu kültürün icaplarını yerine getirmeden bir hayli uzak.

    Oysa bugün, tarihî ihtilafların ve trajedilerin yaşandığı ülkelerde devlet adamları uzlaşma ve diyalog için, acının ve yasın paylaşıldığını göstermek için, özür diliyorlar.

    Evet doğru, bu kültür ve gelenek Batı kaynaklı, Doğu’nun unutma kültüründen de, ‘pisliği halının altına süpürme’ ve ‘tıştê go çû mede dû’ (geçmişin peşine düşme!) anlayışından da oldukça farklı.

    Bu işler Batı’da biraz farklı seyrediyor. Bakınız, Butros Gali, “sizce yirminci yüzyıla damgasını vuran devlet adamı kim” sorusunu nasıl cevaplamış:

    “Öncelikle ve hiç tereddüt etmeden Nelson Mandela’nın adını anabilirim; bu adam uzlaşmanın koşullarını yaratarak bağışlamayı kurumsallaştırmayı bildi.” (C. Von Barlorwen, Bilgiler Kitabı, Versus Yay.)

    Uzlaşmanın koşullarını yaratarak, bağışlamayı kurumsallaştırmak için devlet ve siyaset adamlarının aklına yüzyıl boyunca bir şey yapmak gelmedi bu ülkede. Sonra bir grup aydın çıktı ve Ermenilerden ‘kendi paylarına’ özür diledi. Bu özür çok kıymetli bence, çünkü yapılanlardan hiçbirinin kabahati yok. Kaldı ki insanlığa karşı işlenmiş suçlardan sorumlu olanların özür dilediğini tarih pek yazmıyor zaten; çünkü bu adamlar suçla dolu geçmişlerini inkâr etmeyi temel bir tutum olarak benimserler.

    Aydınların kampanyasına, belki de Mithat Sancar’ın şu hatırlatmasını hep akılda tutarak sevinmeli ve desteklemeliyiz bence:

    “Buradaki asıl tehlike, özür dilemenin geçmişteki suçların siyasal ve moral yükünden kurtulmak için yeterli sayıldığı bir ortamın doğması, yani özür dilemenin bir tür içi boş ‘sivil din’ haline gelmesidir. Bunun olası sonuçlarından biri, geçmişle hesaplaşmanın, ‘söyle kurtul’ ya da ‘itiraf et temizlen’ basitliğine indirgenebilecek bir süreç olarak yorumlanıp yozlaştırılmasıdır. Bu nedenle özür dileme jestlerini geçmişle hesaplaşma süreçlerine nokta koyan nihai bir edim olarak benimsetme stratejilerine karşı; geçmişle hesaplaşma taleplerinin bugünü kurma mücadelesi olduğunu ve özür beyanlarının güncel politikalarda karşılık bulması gerektiğini sürekli hatırlatmak, bunun ısrarlı takipçisi olmak gerekir’ (M. Sancar, Geçmişle Hesaplaşma, İletişim Yay.)

    İmzaya açılan metin hakkında dile gelmiş bu mahiyette bir fikre ben rastlamadım; rastlasaydım doğrusu buna da epey sevinecektim.
     

  •  

 
Me di vê belavokê de çareserîya pirsa kurd û Kurdîstanê danîye ber çavan. Em bang û gazî li kes, sazî, rêxistin, rewşenbîr, tezgeh û tendensên sîyasî, demokrat û humanîst dikin ko piştgirîya banga me bikin.   Berdewam>>>