Kurdi    English  France  Türkce  Deutch  Hebru 

Ana Sayfa   -----  Home


Kürtlerin Malazgirt’ten çektiği

İbrahim Halil Baran

İbrahim Halil Baran

 

 

Kürt - Türk kardeşliğini zorla da olsa pekiştirmek isteyenlerin şaşmaz tiratlarından biri de kuşkusuz Malazgirt Meydan Muharebesi ile ilgilidir. Her yıldönümünde Türklerden ve Kürtlerden bir grup, zafer nidaları eşliğinde o meşum tarihe atıfta bulunarak Bizans’a, Romen Diyojen’e karşı kazanılmış bir savaşı anlatırlar. Tarihsel kaynaklarda herhangi bir değişiklik olmamasına, mesela yeni tarihsel kaynaklar ortaya çıkmamasına rağmen, bu güruhun anlattıkları her yıl artarak ve daha da abartılarak devam eder.

Her seferinde Türklerin Anadolu’ya girişinin en büyük yardımcısı yine Kürtler olur. 30 milyonu bulan nüfuslarına rağmen, Türkiye’nin egemenliğinde bulunan Kürtlerin, kendi dillerinde bir ilkokullarının dahi olmadığı hiç değilse birkaç günlüğüne unutulur ve bin yıllık ittifakbin yıllık kardeşlik edebiyatları havada uçuşur. Yıl boyunca unutulan, yıllık kişi başına düşen milli geliri Türkiye’nin en düşük yerlerinden biri olan Malazgirt bir anda hatırlanarak milli kardeşliğin sembolüne dönüşür. Türk devlet erkânı burada bir araya gelir, Alparslan adına heykeller dikilir, Muş’ta açılan üniversiteye bile bu isim verilir.

Türk devleti ile arayı iyi tutmak isteyen Kürtler için de iyi bir fırsattır bu; zira her yıl yazılan yazı yeniden kaleme alınır ve Türk’ün aklı, Kürt’ün gücüyle birleştirilir; Türkler komutan, Kürtler ise asker yapılarak egemenliğe biat yeniden tazelenir. Hatta hızını alamayıp Oğuz Türkleri aslen Kürt’tür diyenler bile ortaya çıkar ve zaferden Kürtlere de pay çıkarılır. Bu pay çıkarma öyle ilerlemiştir ki M.Ö 8-9. yüzyılda yaşamış olan Urartu kralı Menua’nın (Manaz) ismini alan ve tarihsel ismi Manaz-Gert olan Malazgirt’in adını dahi modern Kürtçe’ye uydurarak “Me lez girt” (Savaşı çabuk aldık) olarak kodlarlar. Bu ucubelikleri de tarih olarak algılarlar.  

Oysa Alparslan ve Kürtlerin ilişkisi bir ittifak değildir ve bu birliktelik resmi bir üretimin sonucu olan Türk tarihinin en büyük çarpıtmalarından biridir. Gerçekte Kürtler, Malazgirt Savaşı'na esir olarak katılmışlardır ve bu savaştan sonra Mervanilerin bağımsızlığı son bulmuştur. Durum ne Türklerin ne de Türklere yaranmayı adet edinmiş kimi Kürt siyasetçi ve aydınların anlattığı gibi değildir.

Hatırlayalım.

1041 yılında Tebriz’de Oğuz Türklerinden kalabalık bir cemaatin Selçuklularca öldürülmesi üzerine, Urumiye’de bulunan Türkler sıranın kendilerine geleceği korkusu ile topluca Hakkari ve Akre bölgesine kaçmaya başlarlar. Burada, Kürtler ile Oğuz Türkleri arasında şiddetli çatışmalar meydana gelir. Oğuzlar; Kürtlerin yerleşik düzenlerini harap edip mallarına el koyar ve birçoğunu esir alırlar. Bunun üzerine dağlara çekilen Kürtler, kısa bir süre sonra kendilerini takip eden Oğuzlarla tekrar muharebeye tutuştular. Bu defa Kürtler, Oğuzları ağır bir yenilgiye uğratarak, mal ve silahlarını geri alırlar. Bu yenilgi sonrası Oğuzlar dağlara dağılmak zorunda kaldılar.

Bu arada Rey şehrinde bulunan ve Selçuklu İbrahim Yınal’dan korktukları için Azerbaycan’a kaçmış olan Oğuzlar da orada ağır bir yenilgi alınca, Urumiye üzerinden Hakkari dolaylarına doğru bir akın başlatırlar ve daha önce gelen Oğuzlarla birleşerek önce Hakkari’yi ardından da Diyarbekir bölgesini istila ederler. Mansur adlı liderlerinin emrinde Cizre bölgesinde tarihi Kardu ve Bazbadi gibi yerleri talan eden bu gruplar, Diyarbekir, Musul ve Hoşap ile Ahlat’ı da içine alan Zevzan’da büyük bir kargaşaya sebep oldular.

Bu arada Meyafarkin/Silvan’da bulunan Mervaniler devletinin hükümdarı Nasirü’d-Devle Ebu Nasır, bir anlaşma ile Türkleri Şam taraflarına gitmeye ikna etti. Bir kısım Türkler Yemen’e kadar ulaştı ve oradan “zopa” ile kovalandı. Ne var ki daha sonra kışı Kürdistan’da geçirme meselesi üzerine çıkan ihtilafta Ebu Nasır, Mansur’u hile ile tutuklayarak hapsetti. Bunun üzerine Oğuzlar tekrar yağmaya başladılar. Musul, Finik ve Beşneviye mıntıkalarının Kürt orduları bu güçlere karşı birleştilerse de Oğuzların yağmaları karşısında tutunamadılar. Türkler önce Nusaybin’i, ardından Cizre ve Diyarbekir’i tahrip etmeye devam edince Mervani hükümdarı Ebu Nasır, barış istemek zorunda kaldı ve esir tuttuğu Mansur’u iade etti. Yüklü bir fidye ödemesine rağmen tarihçiler, başkent Meyafarkin (Silvan) ve Diyarbekir’deki yerleşim birimlerinin büyük bir yıkımdan geçirildiği konusunda hemfikirdirler. Bu olaydan sonra Kürt ve Arap ordularının Musul ve Nusaybin’de toplanmaları ve Türk akınlarına karşı koymaları üzerine sayıları 30 binden fazla olan Türkler ağır bir yenilgi almış ve Kürdistan’ın içlerine doğru dağılmışlardır.

1045 yılında güç toplayan Oğuzlar, Azerbaycan’dan Kürdistan’a gelen yeni Türk birlikleriyle buluşarak tekrar Musul ve Diyarbekir bölgelerine saldırmaya başladılar. Talan ve yağma o kadar çok yayıldı ki ganimetlerin askerler arasındaki değeri düştü; pazarlarda cariyeler ve kadın köleler müşteri bulamamaya başladı. Bu ekonomik buhran bir döneme damgasını vurdu. İlginçtir, bölgede bulunan başka bir Kürt devleti olan Büveyhî hükümdarı Celalü’d-Devle, o sıralarda Horosan’da bulunan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e bir mektup göndererek Türklerin bölgede huzur bırakmadığı konusunda şikayette bulunuyor, halife ve sultanı göreve çağırıyordu. Yine aynı şekilde Mervani hükümdarı Nasr’d-Devle de ŞeddadiRevvadi gibi diğer Kürt sultanlarına mektuplar yazıyor ve Türklere karşı bir ittifak örgütlemeye çalışıyordu ve Abbasi Halifesi Kaim, olup bitenler için Kürtlere hamilik yapamadığı için özür diliyordu.

Bu şekilde süren on yıldan sonra 1055-56’da Selçuklu Sultanı ile Kürt Büveyhiler arasında başlayan iktidar çekişmesi ve Abbasi halifesinin Tuğrul Bey’den yana tavır alması üzerine yeni gelişmeler vukuu buldu. Araplar, bölgede kalıcı bir Kürt egemenliğindense geçici bir Türk egemenliğinin daha doğru olduğu konusunda hemfikir oldukları için Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet ettiler ve Selçuklular da hem Bağdat ve Musul, hem de Diyarbekir ve Sincar’a gelmeye başladılar. Nitekim kısa bir süre sonra Kürtlerin kadim başkenti Kardu (Cizre) üzerine bir sefer başlattılar ve orayı kanlı bir saldırı sonucu aldılar.

Oğuzlar ve ardından Tuğrul Bey’in bu gelişleri ile Kürtler ve Türklerin tarihsel karşılaşması başlamış oldu. Daha sonra Alparslan ile devam edecek olan bu ilişki sanıldığının aksine bir ittifak ve birliktelik değil bir işgal harekâtıydı. Zira 1061’de ölen Mervani hükümdarı Ebu Nasır’ın yerine geçen oğlu Nizamü’d-Devle Nasr, 1068’de çözüm olarak Alparslan’a gitmiş, Türklerin hâkimiyetini tanımış ve devletinin tümüyle yıkılmasının önüne geçmek istemişti. Fakat bir süre sonra Alparslan, Van mıntıkasında bazı hareketlerde bulunduktan sonra, Kürtlerin başkenti Meyafarkin’e yürümüş ve Kürtlerden 100.000 dinar haraç alarak Amid ve başkenti zapt etmişti. Öyle ki Kürdistan’da alınamayan tek Kürt kalesi, Şeref Xan’ın belirttiği üzere Mervanilerin Urfa’daki kurucları olan Berazilerin hakimiyetindeki Urfa Kalesi olmuştu. Türklerin akınları ve Selçukluların baskısı karşısında daha fazla dayanamaz hale gelen Mervaniler, Nasr’ın döneminde iyice zayıfladılar. Neticede 1071 kışında Kürtler, Türklerin üstünlüklerini tamamen kabul ettiler. İşte Malazgirt Meydan Muharebesi birkaç ay sonra böyle bir atmosferde gerçekleşti ve Kürtler hiç de ittifak kurabilecek durumda değildi. Nitekim savaştan sonra da ortam sakinleşmedi ve Kürtler ile Türkler arasındaki çatışma hep sürdü. Mervaniler ve diğer Kürt yönetimleri ağır haraçlara tâbi tutuldular. Alparslan’ın ölümü üzerine Melikşah tahta geçti ve Kürdistan bir daha talan edildi.

Muhammed bin Cuheyr’in Melikşah’ı Kürtlerin elindeki bir asırlık zenginliğe ve ülkeye el koymasına yönelik teşviki başarılı oldu ve Melikşah, Muhammed bin Cuheyr’e büyük bir ordu ve bazı yetkiler vererek onu Kürdistan’a gönderdi. Uzun süren bir kuşatmadan sonra kış ve açlığın bastırması üzerine Amid ve Meyafarkin, 1085’te teslim olmak zorunda kaldılar. Kısa bir süre Mervaniler’in hükümdarlığını Zaim’üd-Devle yaptıysa da Melikşah, onu 1087’de azlederek devlete tamamen son verdi. Böylece devrin en büyük ve kudretli Kürt devleti son bulmuş ve bir istila hareketi sonucu Kürdistan’a gelen Türkler, bölgeyi elinde tutmaya başlamış oldular. Bu dönemi Artuklular ve Zengiler gibi Türk atabekler dönemi izledi. Eyyübilerin ortaya çıkması bölgedeki Türk etkinliğini kırdıysa da dönem dönem özellikle ele geçirilmiş Hasankeyf’ten bölgeye yayılan bir Türk tehlikesi hep var oldu.

*Meraklısı için okuma listesi:

- El-Bündârî el-İsfahânî, Selçuklu Tarihi

-Mükremin Halil Yınanç, Anadolu’nun Fethi

-İbnü’l-Esir, El-Kamil Fit-Tevarih

-Ebul Farac Tarihi

-İbni Bibi, Tevarih-i Ali Selçuk

-A. Z. Velidi Togan, Türk ve Tatar Tarihi

 


TÜRK İSLAM DEVLETİNİN YENİ TRANSFORMASYONU KÜRT ESİRLİĞİNİ DAHA DA KATMERLEŞTİRİYOR.

Anadolu'nun yerli halklarını yok ederek ortaya çıkarılan TC, ağır çıkmazlar ve baskılar karşısında yeni bir dönüşüm yapma zorunluluğu duyuyor.   Devam:::


Egenekon, cemaat, diyanet, AKP diktatörü Erdoğancı paralel çetelerinin  Kürt düşmanı biçimleridir .


Kemalist hareket ve Sevr


Türk devletinin sonu geliyor


İSTER BEYAZ, İSTER SİYAH, İSTER YEŞİL TC OLSUN. ÖZÜNDE AYNIDIRLAR

Beyaz Türkler Kemalistler, CHP, Yeşil Türkler Erdoğancılar vb, kara Türkler MHP ve İŞİD ve benzerlerinden oluşur. Atışmalarına bakmayın, bunlar birbirleriyle kardeştir. Kürtler bunlarla kardeş değildir.    Devam     >>>


KÜRDİSTAN DEVLETİ KURULMAK ZORUNDADIR!

Yaklaşık 100 yıl önce, Türk ve Araplar için çizilen şimdiki sınırlar yapay ve çağ dışıdır!

Çağın gerisinde kalan şimdiki Ortadoğu haritası, yeni dünya düzenine göre dizayn olmak mecburiyetindedir. Kürtlerin toprakları kendilerine geri verilmediği müddetçe barış mümkün değildir. Devamı ...


 

 

 

Home